www.felsefeevi.net
Ana Sayfa Forum Fotoğraf Galerisi Denemeler Biz Kimiz? Sizden Gelenler İletişim Linkler
Ara

TÜRKİYE’DE FELSEFE ÇALIŞMALARI

Dosyalara Ulaşın
  • Felsefeye Giriş
  • Felsefenin Anlamı
  • Felsefenin İlk Pırıltıları
  • Bilgi Kuramının Temel Kavramları
  • Doğru Bilgi Üstüne
  • Bilgi Felsefesinin Sorunları
  • Doğru Bilglnin Olanağı (1)
  • Doğru Bilglnin Olanağı (2)
  • Bilimsel Yasaların Kesinliği Üstüne
  • Siyaset Felsefesi
  • Düzenin Gerekliliği ve Devlet
  • Yasal İktidar-Meşru İktidar ve Başkaldırma Hakkı
  • Felsefenin Yeni Görevi
  • En Yetkin Düzen Arayışları ve Ütopya
  • NIETZSCHE
  • NIETZSCHE’Yİ İYİ TANIMAK
  • Geçmişten Geleceğe Felsefenin İşlevi
  • Türkiye'de Felsefe Çalışmaları
  • Devlet Felsefesi ve Türkiye Gerçeği
  • Din Felsefesinde Karşılaştığımız Güçlükler
  • İslâm Felsefesinde Akılcı Düşünce ve Sonrası
  • Ahlâkın Gücü-Server Tanilli

 

 

M. KEMAL ATATÜRK

 

 

TÜRKİYE’DE FELSEFE ÇALIŞMALARI

“Felsefeyle uğraşmanın daha zamanı gelmediğini ,
ya da geçmiş olduğunu söylemek, mutlu olmanın daha
zamanı gelmedi, ya da artık geçti, demekten farksızdır.”
EPİKÜROS

   Ne kadar soyut görünürse görünsün, her felsefi düşünce, çağının toplumsal ve ekonomik koşulları içinde biçim kazanır ve bize o çağın toplumsal ve ekonomik koşullarını da yansıtır. Gerekli koşullar oluşmadan felsefi düşüncenin ortaya çıkması beklenemez.
   Türk toplumsal yaşamında ilk felsefe çalışmaları İslâm dininin etkisi altında doğar ve gelişir. İslâm filozofları, Antik Yunan ve Helenistik dönem filozoflarını daha çok Süryanice çevirilerden tanımaya başlar. Özellikle Platon, Aristo ve Plotinos’un etkisi altında gelişen İslâm felsefesi, 10 ve 11. yüzyıllarda Farabi, İbni Sina, Biruni gibi filozoflarla doruğa ulaşır. Ancak, İslâm felsefesi dendiğinde, Ortaçağ Avrupa’sında gördüğümüz gibi, salt dini açıklamaya ve dinin buyruklarını akma uygun hale getirmeye çalışan bir felsefe akımı anlaşılmamalıdır. İslâm felsefesi deyimi, Anadolu, Arap yarımadası, İran gibi, İslâm dininin yayıldığı topraklarda doğan, Müslüman, Hıristiyan, Süryani dinlerinden olan düşünürlerin geliştirdiği bir düşüncenin ortak adıdır.
   Kuran ayetlerine anlam verme ve onları akla uygun hale getirme bilimi olan “Kelâm” kapısını ilk kez İslâm Peygamberi Hz. Muhammed açar. Kuran ayetlerinin görünen sözcük anlamının yanında, ancak akılla kavranabilecek gizli bir anlamız olduğunu da söyleyen İslâm Peygamberi, böylece, dinin akla uygun biçimde yorumlanmasını çalışmalarını da başlatır. “Mutezileciler” imanın kitapta, aklın ise insanda olduğunu söyleyerek, alın yazısına ve kaderciliğe karşı çıkarlar. Anadolu insanının elinde farklı bir yorum kazanan ve bir yaşam biçimi oluşturan Tasavvuf düşüncesi 9. yüzyılda Zünnun, Beyazıd Bestami, Hallacı Mansur gibi düşünürler elinde asıl anlamını kazanır.
   12. yüzyılda Gazali ile birlikte, İslâm düşüncesinde aklın yerini iman almaktadır. Aklın metafizik soruları yanıtlarken kendi kendisiyle çelişkiye düştüğünü savunan Gazali, giderek akıl ile inancı kesinlikle birbirinden ayıracak ve bizi doğru bilgiye götürecek tek yeteneğin inanç/iman olduğunu savunacaktır. Gerçek bilginin Tanrı bilgisi olduğunu savunan ve filozofları hem tutarsızlık, hem de kâfirlikle suçlayan Gazali ve ardılları insanların felsefeye kuşkuyla bakmasına ve felsefenin yadsınmasına yol açarlar. Böylece,özgür düşünceye ve eleştiriye tam olarak kapanan İslâm düşüncesi, özellikle Anadolu Selçukluları ve Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş ve yükseliş dönemlerinde, toplumsal yaşam üzerinde etkin bir işlev kazanır.
   Ancak, Anadolu insanının elinde kendine özgü bir kimlik kazanan ve bir yaşam biçimi oluşturan tasavvuf, 13. yüzyılda Mevlana, Yunus Emre, Hacı Bektaş Veli ile salt insan sevgisine yönelir ve 15. yüzyılda Şeyh Bedrettin ile farklı ve özgün bir içerik kazanır.
   Osmanlı İmparatorluğu’nun sonraki yıllarında hukuk, mantık ve felsefeyle ilgili çalışmalar, medrese çevresinde ve Aristo mantığının kıyas yöntemi temel alınarak sürdürülür.
   Batı dünyasının ekonomik gelişme çizgisinden ve bu çizginin yarattığı toplumsal yapıdan çok farklı bir yapıya sahip olan Osmanlı İmparatorluğu’nda batılı anlamda bir sınıfsal yapının oluşmaması, bu sınıfa özgü ideolojilerin ve felsefi görüşlerin ortaya çıkmasını da engeller. İmparatorluğun hızlı bir çöküntü sürecine girmesiyle birlikte başlayan yenileşme, çağdaşlaşma ve batılılaşma eylemleri içinde, batının düşünce dünyasının çeşitli akımları gün ışığına çıkmaya başlamış ve kurtuluşu batılılaşmada gören sorumlu Türk aydınları, özellikle Tanzimat’la birlikte, Batıda gelişen bilimsel ve felsefi akımları izlemeye başlayarak, bu gelişmeleri halka da duyurmuştur.
   Toplumsal yapısı, tüm kurumları ve dünya görüşüyle dinin etkisi altında bulunan imparatorluğun çöküş sürecini durdurmak, ya da en azından yavaşlatmak isteyen aydın devlet adamlarının giriştiği yenilik eylemleri, dinci kesimlerin ve geleneksel toplumsal kurumların gizli-açık direnişleriyle karşılaşmaktadır. Çağdaşlaşma ve batılılaşma çabalarının ekonomik ve sınıfsal bir temele oturmadığı, ideolojik boşluğu dinin doldurduğu ve dinin kendisinin bir ideoloji haline geldiği yapı içinde, felsefe çalışmaları da Batıyı taklitten ileri gidemez. Bu nedenle, Osmanlı düşünce yaşamında gerçek anlamda bir “filozof” tan ve bir “felsefi davranış” tan söz edilemez. (1) Gerçekten, imparatorluğun son dönemlerinde gelişmeye başlayan düşünce akımları, Batıda doğup gelişen felsefelerin yinelenmesi ve ülke içinde tanıtılması biçiminde sürdürülen çalışmalardır. Batıda çağdaş bilimin doğup gelişmesini hazırlayan 17 ve 18. yüzyıl felsefe akımları olan rasyonalizm ve empirizm, Osmanlı düşünce yapısını hiç etkilememiştir. Dolayısıyla, rönesansla başlayan, Descartes ve John Locke ile gelişen Batı felsefesinin ulaştığı “Aydınlanma Çağı” ülkemizde belirli bir düşünsel evrimin sonucu olarak değil, 19. yüzyıldan bu yana, dışarıdan aşılanmaya başlanan düşüncelerin sonucu olarak, ancak Cumhuriyet Devrimleri ile birlikte gündeme gelebilmiştir. 19. yüzyılda Şinasi, Münif Paşa ve Ali Suavi’nin öncülük ettiği aydınlanma girişimi, Namık Kemal’in romantik edebiyat anlayışı ve devrimci anlatım biçimiyle uzlaşarak sürer. Atatürk devrimleri ile birlikte asıl anlamını kazanarak Türk toplum yapısını biçimlendirir.
   Tanzimat dönemi yazar ve düşünürlerinin ilgisi, genellikle Fransız Devrimi’ni hazırlayan aydınlanmacı düşünürlere yönelmekte ve eserleri Türkçe’ye çevrilerek yayınlanmaktadır. Tanzimat dönemi kültür hareketinin öncülerinden Münif Paşa, ansiklopedistlerin yaptığı çalışmalara benzer yayınlar yaparak dergi çıkarmış, okul ve dernek kurmuştur. (2)
   Özellikle lâik ve cumhuriyetçi görüşleriyle tanınan Ali Suavi (1839-1878), politika yöntemlerini Kuran ve hadislerde aramanın anlamsızlığı üzerinde durur. Ona göre, politika biliminin kaynağı, coğrafya, ekonomi ve ahlâktır. Osmanlıcılık anlayışı yerine Türkçülük bilincini yerleştirmeye çalışan Ali Suavi, kendi gazetesi olan “Ulûm” da yayınladığı “Tarihi Efkâr/Düşüncelerin Tarihi” başlıklı dizide bir felsefe tarihi yazma denemesine girişir. Bu dizide eski Yunan düşüncesi ve özellikle Batı Anadolu’da gelişen İon felsefesiyle ilgili ayrıntılı bilgiler yer almakta ve İslâm felsefesiyle ilgili karşılaştırmalar yapılmaktadır.
   Türk düşünce yaşamında ilk kez Ahmet Mithat’la (1844-1912) Batı felsefesinin temel sorunları tartışma konusu yapılır. Ahmet Mithat’ın amacı, batı kültürünü yaymak, halkta okumaya karşı ilgi uyandırmak ve kendi deyişiyle “Acem baskısı eski masal kitaplarının hurafeleri yerine, halkın kafasına aydın fikirler yerleştirmek” tir. (3)
   Ahmet Mithat’ın düşünce yaşamında, tanrıtanımazlıktan (ateizm) dindarlığa, materyalizmden idealizme dönüşen bir çizgi göze çarpar. Örneğin “Dağarcık” ta çıkan “Duvardan Bir Sada” isimli yazısı nedeniyle dinsizlikle suçlanırken, (4) daha sonra İslâm ahlakına bağlanıp, ateizmi ve materyalizmi savunan yazarları eleştirir. Felsefeyi evrenin tüm bölümlerinin birbirleriyle olan bağlantılı ilişkileri üzerine düşünmek…” olarak tanımlayan (5) Ahmet Mithat, Thales’den başlayıp Sokrates’e kadar uzanan kısa bir felsefe tarihi de yazar. “Schopenhauer’ı Tenkit” ve “Ben Neyim?” isimli eserleri,onun idealizme ve spiritüalizme (ruhçuluk) bağlandığı döneme ilişkin eserlerdir. Ahmet Mithat’ın eserleri çoğu kez yüzeysel niteliktedir ve yazar her konuya değindiği halde, konunun derinliğine inmeyi başaramamıştır. Bu nedenle, Ahmet Mithat’ı bir filozof değil, bir “felsefe öğretmeni” olarak görmek yerinde olur. Bu durumda, A.Mithat’ın işlevi, çeşitli felsefi görüşleri yalın bir Türkçe ile halka tanıtmak olmuştur. Zaten, o da, örneğin Schopenhauer’ı eleştirirken, filozof hakkındaki bilgilerinin yetersiz olduğunu da açıkça dile getirmektedir.
   Ahmet Mithat’a göre, “…dünyada bir manevi gücün hüküm sürdüğünü görmeyen ve anlamayan hiçbir filozof yoktur. Ancak, bu filozoflar, bu manevi gücün niteliğini saptama yönünden birbirinden ayrılmaktadırlar….” İnsanı evrimci ve doğacı (natüralist) bir tavırla açıklamaya çalışan A. Mithat, her varlığın birbirini tamamlamasıyla yetkinliğe ulaştığını, yaşamın “varlık”, ölümünse “yokluk” olduğunu savunmaktadır.
   Özellikle düşünce yaşamının ikinci döneminde idealizme sürüklenen A.Mithat’a karşı, Baha Tevfik (1881-1914) materyalist felsefenin sözcülüğünü üstlenir. Buchner’in “Madde ve Kuvvet” isimli eserini çevirir ve Nietzsche’nin “Ahlâkdışıcılık/Immoralizm” anlayışını savunur. Baha Tevfik’in çıkardığı “Felsefe Mecmuası” Türkiye’de ilk felsefe dergisidir Bu dergiye yazdığı yazılarda da bizde bir felsefe dilinin bulunmadığını ve öncelikle bunu gerçekleştirmek için çaba gösterdiğini savunur. Derginin kapsamında ilk felsefe sözlüğü yazma denemesine girişen düşünüre göre, “…felsefe geleceğin bilimidir. Her çağda bilim ve fen belirli bir noktaya kadar ilerleyebilmiş ve daha ileriye geçememiştir. İleriye geçemediği alan da varsayım ve teori alanıdır. Öyleyse, bugünün bilimi dünün felsefesi, bugünün felsefesi de yarının bilim ve fennidir. Felsefe bilimle o kadar kaynaşmıştır ki, bilim adamı olmayan hiç kimse, hiçbir yeni felsefi fikir ileri süremez.”
   Baha Tevfik, biyolojik ve evrimci bir materyalizmin temsilciliğini yaparken, aynı dönemde