“Felsefeyle
uğraşmanın daha zamanı gelmediğini ,
ya da geçmiş olduğunu söylemek, mutlu olmanın daha
zamanı gelmedi, ya da artık geçti, demekten farksızdır.”
EPİKÜROS
Ne
kadar soyut görünürse görünsün, her felsefi düşünce, çağının toplumsal ve
ekonomik koşulları içinde biçim kazanır ve bize o çağın toplumsal ve ekonomik
koşullarını da yansıtır. Gerekli koşullar oluşmadan felsefi düşüncenin ortaya
çıkması beklenemez.
Türk toplumsal yaşamında ilk felsefe çalışmaları İslâm dininin
etkisi altında doğar ve gelişir. İslâm filozofları, Antik Yunan ve Helenistik
dönem filozoflarını daha çok Süryanice çevirilerden tanımaya başlar. Özellikle
Platon, Aristo ve Plotinos’un etkisi altında gelişen İslâm felsefesi, 10 ve
11. yüzyıllarda Farabi, İbni Sina, Biruni gibi filozoflarla doruğa ulaşır.
Ancak, İslâm felsefesi dendiğinde, Ortaçağ Avrupa’sında gördüğümüz gibi, salt
dini açıklamaya ve dinin buyruklarını akma uygun hale getirmeye çalışan bir
felsefe akımı anlaşılmamalıdır. İslâm felsefesi deyimi, Anadolu, Arap
yarımadası, İran gibi, İslâm dininin yayıldığı topraklarda doğan, Müslüman,
Hıristiyan, Süryani dinlerinden olan düşünürlerin geliştirdiği bir düşüncenin
ortak adıdır.
Kuran ayetlerine anlam verme ve onları akla uygun hale getirme
bilimi olan “Kelâm” kapısını ilk kez İslâm Peygamberi Hz. Muhammed açar. Kuran
ayetlerinin görünen sözcük anlamının yanında, ancak akılla kavranabilecek
gizli bir anlamız olduğunu da söyleyen İslâm Peygamberi, böylece, dinin akla
uygun biçimde yorumlanmasını çalışmalarını da başlatır. “Mutezileciler” imanın
kitapta, aklın ise insanda olduğunu söyleyerek, alın yazısına ve kaderciliğe
karşı çıkarlar. Anadolu insanının elinde farklı bir yorum kazanan ve bir yaşam
biçimi oluşturan Tasavvuf düşüncesi 9. yüzyılda Zünnun, Beyazıd Bestami,
Hallacı Mansur gibi düşünürler elinde asıl anlamını kazanır.
12. yüzyılda Gazali ile birlikte, İslâm düşüncesinde aklın yerini
iman almaktadır. Aklın metafizik soruları yanıtlarken kendi kendisiyle
çelişkiye düştüğünü savunan Gazali, giderek akıl ile inancı kesinlikle
birbirinden ayıracak ve bizi doğru bilgiye götürecek tek yeteneğin inanç/iman
olduğunu savunacaktır. Gerçek bilginin Tanrı bilgisi olduğunu savunan ve
filozofları hem tutarsızlık, hem de kâfirlikle suçlayan Gazali ve ardılları
insanların felsefeye kuşkuyla bakmasına ve felsefenin yadsınmasına yol
açarlar. Böylece,özgür düşünceye ve eleştiriye tam olarak kapanan İslâm
düşüncesi, özellikle Anadolu Selçukluları ve Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş
ve yükseliş dönemlerinde, toplumsal yaşam üzerinde etkin bir işlev kazanır.
Ancak, Anadolu insanının elinde kendine özgü bir kimlik kazanan ve
bir yaşam biçimi oluşturan tasavvuf, 13. yüzyılda Mevlana, Yunus Emre, Hacı
Bektaş Veli ile salt insan sevgisine yönelir ve 15. yüzyılda Şeyh Bedrettin
ile farklı ve özgün bir içerik kazanır.
Osmanlı İmparatorluğu’nun sonraki yıllarında hukuk, mantık ve
felsefeyle ilgili çalışmalar, medrese çevresinde ve Aristo mantığının kıyas
yöntemi temel alınarak sürdürülür.
Batı dünyasının ekonomik gelişme çizgisinden ve bu çizginin
yarattığı toplumsal yapıdan çok farklı bir yapıya sahip olan Osmanlı
İmparatorluğu’nda batılı anlamda bir sınıfsal yapının oluşmaması, bu sınıfa
özgü ideolojilerin ve felsefi görüşlerin ortaya çıkmasını da engeller.
İmparatorluğun hızlı bir çöküntü sürecine girmesiyle birlikte başlayan
yenileşme, çağdaşlaşma ve batılılaşma eylemleri içinde, batının düşünce
dünyasının çeşitli akımları gün ışığına çıkmaya başlamış ve kurtuluşu
batılılaşmada gören sorumlu Türk aydınları, özellikle Tanzimat’la birlikte,
Batıda gelişen bilimsel ve felsefi akımları izlemeye başlayarak, bu
gelişmeleri halka da duyurmuştur.
Toplumsal yapısı, tüm kurumları ve dünya görüşüyle dinin etkisi
altında bulunan imparatorluğun çöküş sürecini durdurmak, ya da en azından
yavaşlatmak isteyen aydın devlet adamlarının giriştiği yenilik eylemleri,
dinci kesimlerin ve geleneksel toplumsal kurumların gizli-açık direnişleriyle
karşılaşmaktadır. Çağdaşlaşma ve batılılaşma çabalarının ekonomik ve sınıfsal
bir temele oturmadığı, ideolojik boşluğu dinin doldurduğu ve dinin kendisinin
bir ideoloji haline geldiği yapı içinde, felsefe çalışmaları da Batıyı
taklitten ileri gidemez. Bu nedenle, Osmanlı düşünce yaşamında gerçek anlamda
bir “filozof” tan ve bir “felsefi davranış” tan söz edilemez. (1) Gerçekten,
imparatorluğun son dönemlerinde gelişmeye başlayan düşünce akımları, Batıda
doğup gelişen felsefelerin yinelenmesi ve ülke içinde tanıtılması biçiminde
sürdürülen çalışmalardır. Batıda çağdaş bilimin doğup gelişmesini hazırlayan
17 ve 18. yüzyıl felsefe akımları olan rasyonalizm ve empirizm, Osmanlı
düşünce yapısını hiç etkilememiştir. Dolayısıyla, rönesansla başlayan,
Descartes ve John Locke ile gelişen Batı felsefesinin ulaştığı “Aydınlanma
Çağı” ülkemizde belirli bir düşünsel evrimin sonucu olarak değil, 19.
yüzyıldan bu yana, dışarıdan aşılanmaya başlanan düşüncelerin sonucu olarak,
ancak Cumhuriyet Devrimleri ile birlikte gündeme gelebilmiştir. 19. yüzyılda
Şinasi, Münif Paşa ve Ali Suavi’nin öncülük ettiği aydınlanma girişimi, Namık
Kemal’in romantik edebiyat anlayışı ve devrimci anlatım biçimiyle uzlaşarak
sürer. Atatürk devrimleri ile birlikte asıl anlamını kazanarak Türk toplum
yapısını biçimlendirir.
Tanzimat dönemi yazar ve düşünürlerinin ilgisi, genellikle Fransız
Devrimi’ni hazırlayan aydınlanmacı düşünürlere yönelmekte ve eserleri
Türkçe’ye çevrilerek yayınlanmaktadır. Tanzimat dönemi kültür hareketinin
öncülerinden Münif Paşa, ansiklopedistlerin yaptığı çalışmalara benzer
yayınlar yaparak dergi çıkarmış, okul ve dernek kurmuştur. (2)
Özellikle lâik ve cumhuriyetçi görüşleriyle tanınan Ali Suavi
(1839-1878), politika yöntemlerini Kuran ve hadislerde aramanın anlamsızlığı
üzerinde durur. Ona göre, politika biliminin kaynağı, coğrafya, ekonomi ve
ahlâktır. Osmanlıcılık anlayışı yerine Türkçülük bilincini yerleştirmeye
çalışan Ali Suavi, kendi gazetesi olan “Ulûm” da yayınladığı “Tarihi
Efkâr/Düşüncelerin Tarihi” başlıklı dizide bir felsefe tarihi yazma denemesine
girişir. Bu dizide eski Yunan düşüncesi ve özellikle Batı Anadolu’da gelişen
İon felsefesiyle ilgili ayrıntılı bilgiler yer almakta ve İslâm felsefesiyle
ilgili karşılaştırmalar yapılmaktadır.
Türk düşünce yaşamında ilk kez Ahmet Mithat’la (1844-1912) Batı
felsefesinin temel sorunları tartışma konusu yapılır. Ahmet Mithat’ın amacı,
batı kültürünü yaymak, halkta okumaya karşı ilgi uyandırmak ve kendi deyişiyle
“Acem baskısı eski masal kitaplarının hurafeleri yerine, halkın kafasına aydın
fikirler yerleştirmek” tir. (3)
Ahmet Mithat’ın düşünce yaşamında, tanrıtanımazlıktan (ateizm)
dindarlığa, materyalizmden idealizme dönüşen bir çizgi göze çarpar. Örneğin
“Dağarcık” ta çıkan “Duvardan Bir Sada” isimli yazısı nedeniyle dinsizlikle
suçlanırken, (4) daha sonra İslâm ahlakına bağlanıp, ateizmi ve materyalizmi
savunan yazarları eleştirir. Felsefeyi evrenin tüm bölümlerinin birbirleriyle
olan bağlantılı ilişkileri üzerine düşünmek…” olarak tanımlayan (5) Ahmet
Mithat, Thales’den başlayıp Sokrates’e kadar uzanan kısa bir felsefe tarihi de
yazar. “Schopenhauer’ı Tenkit” ve “Ben Neyim?” isimli eserleri,onun idealizme
ve spiritüalizme (ruhçuluk) bağlandığı döneme ilişkin eserlerdir. Ahmet
Mithat’ın eserleri çoğu kez yüzeysel niteliktedir ve yazar her konuya
değindiği halde, konunun derinliğine inmeyi başaramamıştır. Bu nedenle, Ahmet
Mithat’ı bir filozof değil, bir “felsefe öğretmeni” olarak görmek yerinde
olur. Bu durumda, A.Mithat’ın işlevi, çeşitli felsefi görüşleri yalın bir
Türkçe ile halka tanıtmak olmuştur. Zaten, o da, örneğin Schopenhauer’ı
eleştirirken, filozof hakkındaki bilgilerinin yetersiz olduğunu da açıkça dile
getirmektedir.
Ahmet Mithat’a göre, “…dünyada bir manevi gücün hüküm sürdüğünü
görmeyen ve anlamayan hiçbir filozof yoktur. Ancak, bu filozoflar, bu manevi
gücün niteliğini saptama yönünden birbirinden ayrılmaktadırlar….” İnsanı
evrimci ve doğacı (natüralist) bir tavırla açıklamaya çalışan A. Mithat, her
varlığın birbirini tamamlamasıyla yetkinliğe ulaştığını, yaşamın “varlık”,
ölümünse “yokluk” olduğunu savunmaktadır.
Özellikle düşünce yaşamının ikinci döneminde idealizme sürüklenen
A.Mithat’a karşı, Baha Tevfik (1881-1914) materyalist felsefenin sözcülüğünü
üstlenir. Buchner’in “Madde ve Kuvvet” isimli eserini çevirir ve Nietzsche’nin
“Ahlâkdışıcılık/Immoralizm” anlayışını savunur. Baha Tevfik’in çıkardığı
“Felsefe Mecmuası” Türkiye’de ilk felsefe dergisidir Bu dergiye yazdığı
yazılarda da bizde bir felsefe dilinin bulunmadığını ve öncelikle bunu
gerçekleştirmek için çaba gösterdiğini savunur. Derginin kapsamında ilk
felsefe sözlüğü yazma denemesine girişen düşünüre göre, “…felsefe geleceğin
bilimidir. Her çağda bilim ve fen belirli bir noktaya kadar ilerleyebilmiş ve
daha ileriye geçememiştir. İleriye geçemediği alan da varsayım ve teori
alanıdır. Öyleyse, bugünün bilimi dünün felsefesi, bugünün felsefesi de
yarının bilim ve fennidir. Felsefe bilimle o kadar kaynaşmıştır ki, bilim
adamı olmayan hiç kimse, hiçbir yeni felsefi fikir ileri süremez.”
Baha Tevfik, biyolojik ve evrimci bir materyalizmin temsilciliğini
yaparken, aynı dönemde