“Felsefeyle
uğraşmanın daha zamanı gelmediğini ,
ya da geçmiş olduğunu söylemek, mutlu olmanın daha
zamanı gelmedi, ya da artık geçti, demekten farksızdır.”
EPİKÜROS
Ne
kadar soyut görünürse görünsün, her felsefi düşünce, çağının toplumsal ve
ekonomik koşulları içinde biçim kazanır ve bize o çağın toplumsal ve ekonomik
koşullarını da yansıtır. Gerekli koşullar oluşmadan felsefi düşüncenin ortaya
çıkması beklenemez.
Türk toplumsal yaşamında ilk felsefe çalışmaları İslâm dininin
etkisi altında doğar ve gelişir. İslâm filozofları, Antik Yunan ve Helenistik
dönem filozoflarını daha çok Süryanice çevirilerden tanımaya başlar. Özellikle
Platon, Aristo ve Plotinos’un etkisi altında gelişen İslâm felsefesi, 10 ve
11. yüzyıllarda Farabi, İbni Sina, Biruni gibi filozoflarla doruğa ulaşır.
Ancak, İslâm felsefesi dendiğinde, Ortaçağ Avrupa’sında gördüğümüz gibi, salt
dini açıklamaya ve dinin buyruklarını akma uygun hale getirmeye çalışan bir
felsefe akımı anlaşılmamalıdır. İslâm felsefesi deyimi, Anadolu, Arap
yarımadası, İran gibi, İslâm dininin yayıldığı topraklarda doğan, Müslüman,
Hıristiyan, Süryani dinlerinden olan düşünürlerin geliştirdiği bir düşüncenin
ortak adıdır.
Kuran ayetlerine anlam verme ve onları akla uygun hale getirme
bilimi olan “Kelâm” kapısını ilk kez İslâm Peygamberi Hz. Muhammed açar. Kuran
ayetlerinin görünen sözcük anlamının yanında, ancak akılla kavranabilecek
gizli bir anlamız olduğunu da söyleyen İslâm Peygamberi, böylece, dinin akla
uygun biçimde yorumlanmasını çalışmalarını da başlatır. “Mutezileciler” imanın
kitapta, aklın ise insanda olduğunu söyleyerek, alın yazısına ve kaderciliğe
karşı çıkarlar. Anadolu insanının elinde farklı bir yorum kazanan ve bir yaşam
biçimi oluşturan Tasavvuf düşüncesi 9. yüzyılda Zünnun, Beyazıd Bestami,
Hallacı Mansur gibi düşünürler elinde asıl anlamını kazanır.
12. yüzyılda Gazali ile birlikte, İslâm düşüncesinde aklın yerini
iman almaktadır. Aklın metafizik soruları yanıtlarken kendi kendisiyle
çelişkiye düştüğünü savunan Gazali, giderek akıl ile inancı kesinlikle
birbirinden ayıracak ve bizi doğru bilgiye götürecek tek yeteneğin inanç/iman
olduğunu savunacaktır. Gerçek bilginin Tanrı bilgisi olduğunu savunan ve
filozofları hem tutarsızlık, hem de kâfirlikle suçlayan Gazali ve ardılları
insanların felsefeye kuşkuyla bakmasına ve felsefenin yadsınmasına yol
açarlar. Böylece,özgür düşünceye ve eleştiriye tam olarak kapanan İslâm
düşüncesi, özellikle Anadolu Selçukluları ve Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş
ve yükseliş dönemlerinde, toplumsal yaşam üzerinde etkin bir işlev kazanır.
Ancak, Anadolu insanının elinde kendine özgü bir kimlik kazanan ve
bir yaşam biçimi oluşturan tasavvuf, 13. yüzyılda Mevlana, Yunus Emre, Hacı
Bektaş Veli ile salt insan sevgisine yönelir ve 15. yüzyılda Şeyh Bedrettin
ile farklı ve özgün bir içerik kazanır.
Osmanlı İmparatorluğu’nun sonraki yıllarında hukuk, mantık ve
felsefeyle ilgili çalışmalar, medrese çevresinde ve Aristo mantığının kıyas
yöntemi temel alınarak sürdürülür.
Batı dünyasının ekonomik gelişme çizgisinden ve bu çizginin
yarattığı toplumsal yapıdan çok farklı bir yapıya sahip olan Osmanlı
İmparatorluğu’nda batılı anlamda bir sınıfsal yapının oluşmaması, bu sınıfa
özgü ideolojilerin ve felsefi görüşlerin ortaya çıkmasını da engeller.
İmparatorluğun hızlı bir çöküntü sürecine girmesiyle birlikte başlayan
yenileşme, çağdaşlaşma ve batılılaşma eylemleri içinde, batının düşünce
dünyasının çeşitli akımları gün ışığına çıkmaya başlamış ve kurtuluşu
batılılaşmada gören sorumlu Türk aydınları, özellikle Tanzimat’la birlikte,
Batıda gelişen bilimsel ve felsefi akımları izlemeye başlayarak, bu
gelişmeleri halka da duyurmuştur.
Toplumsal yapısı, tüm kurumları ve dünya görüşüyle dinin etkisi
altında bulunan imparatorluğun çöküş sürecini durdurmak, ya da en azından
yavaşlatmak isteyen aydın devlet adamlarının giriştiği yenilik eylemleri,
dinci kesimlerin ve geleneksel toplumsal kurumların gizli-açık direnişleriyle
karşılaşmaktadır. Çağdaşlaşma ve batılılaşma çabalarının ekonomik ve sınıfsal
bir temele oturmadığı, ideolojik boşluğu dinin doldurduğu ve dinin kendisinin
bir ideoloji haline geldiği yapı içinde, felsefe çalışmaları da Batıyı
taklitten ileri gidemez. Bu nedenle, Osmanlı düşünce yaşamında gerçek anlamda
bir “filozof” tan ve bir “felsefi davranış” tan söz edilemez. (1) Gerçekten,
imparatorluğun son dönemlerinde gelişmeye başlayan düşünce akımları, Batıda
doğup gelişen felsefelerin yinelenmesi ve ülke içinde tanıtılması biçiminde
sürdürülen çalışmalardır. Batıda çağdaş bilimin doğup gelişmesini hazırlayan
17 ve 18. yüzyıl felsefe akımları olan rasyonalizm ve empirizm, Osmanlı
düşünce yapısını hiç etkilememiştir. Dolayısıyla, rönesansla başlayan,
Descartes ve John Locke ile gelişen Batı felsefesinin ulaştığı “Aydınlanma
Çağı” ülkemizde belirli bir düşünsel evrimin sonucu olarak değil, 19.
yüzyıldan bu yana, dışarıdan aşılanmaya başlanan düşüncelerin sonucu olarak,
ancak Cumhuriyet Devrimleri ile birlikte gündeme gelebilmiştir. 19. yüzyılda
Şinasi, Münif Paşa ve Ali Suavi’nin öncülük ettiği aydınlanma girişimi, Namık
Kemal’in romantik edebiyat anlayışı ve devrimci anlatım biçimiyle uzlaşarak
sürer. Atatürk devrimleri ile birlikte asıl anlamını kazanarak Türk toplum
yapısını biçimlendirir.
Tanzimat dönemi yazar ve düşünürlerinin ilgisi, genellikle Fransız
Devrimi’ni hazırlayan aydınlanmacı düşünürlere yönelmekte ve eserleri
Türkçe’ye çevrilerek yayınlanmaktadır. Tanzimat dönemi kültür hareketinin
öncülerinden Münif Paşa, ansiklopedistlerin yaptığı çalışmalara benzer
yayınlar yaparak dergi çıkarmış, okul ve dernek kurmuştur. (2)
Özellikle lâik ve cumhuriyetçi görüşleriyle tanınan Ali Suavi
(1839-1878), politika yöntemlerini Kuran ve hadislerde aramanın anlamsızlığı
üzerinde durur. Ona göre, politika biliminin kaynağı, coğrafya, ekonomi ve
ahlâktır. Osmanlıcılık anlayışı yerine Türkçülük bilincini yerleştirmeye
çalışan Ali Suavi, kendi gazetesi olan “Ulûm” da yayınladığı “Tarihi
Efkâr/Düşüncelerin Tarihi” başlıklı dizide bir felsefe tarihi yazma denemesine
girişir. Bu dizide eski Yunan düşüncesi ve özellikle Batı Anadolu’da gelişen
İon felsefesiyle ilgili ayrıntılı bilgiler yer almakta ve İslâm felsefesiyle
ilgili karşılaştırmalar yapılmaktadır.
Türk düşünce yaşamında ilk kez Ahmet Mithat’la (1844-1912) Batı
felsefesinin temel sorunları tartışma konusu yapılır. Ahmet Mithat’ın amacı,
batı kültürünü yaymak, halkta okumaya karşı ilgi uyandırmak ve kendi deyişiyle
“Acem baskısı eski masal kitaplarının hurafeleri yerine, halkın kafasına aydın
fikirler yerleştirmek” tir. (3)
Ahmet Mithat’ın düşünce yaşamında, tanrıtanımazlıktan (ateizm)
dindarlığa, materyalizmden idealizme dönüşen bir çizgi göze çarpar. Örneğin
“Dağarcık” ta çıkan “Duvardan Bir Sada” isimli yazısı nedeniyle dinsizlikle
suçlanırken, (4) daha sonra İslâm ahlakına bağlanıp, ateizmi ve materyalizmi
savunan yazarları eleştirir. Felsefeyi evrenin tüm bölümlerinin birbirleriyle
olan bağlantılı ilişkileri üzerine düşünmek…” olarak tanımlayan (5) Ahmet
Mithat, Thales’den başlayıp Sokrates’e kadar uzanan kısa bir felsefe tarihi de
yazar. “Schopenhauer’ı Tenkit” ve “Ben Neyim?” isimli eserleri,onun idealizme
ve spiritüalizme (ruhçuluk) bağlandığı döneme ilişkin eserlerdir. Ahmet
Mithat’ın eserleri çoğu kez yüzeysel niteliktedir ve yazar her konuya
değindiği halde, konunun derinliğine inmeyi başaramamıştır. Bu nedenle, Ahmet
Mithat’ı bir filozof değil, bir “felsefe öğretmeni” olarak görmek yerinde
olur. Bu durumda, A.Mithat’ın işlevi, çeşitli felsefi görüşleri yalın bir
Türkçe ile halka tanıtmak olmuştur. Zaten, o da, örneğin Schopenhauer’ı
eleştirirken, filozof hakkındaki bilgilerinin yetersiz olduğunu da açıkça dile
getirmektedir.
Ahmet Mithat’a göre, “…dünyada bir manevi gücün hüküm sürdüğünü
görmeyen ve anlamayan hiçbir filozof yoktur. Ancak, bu filozoflar, bu manevi
gücün niteliğini saptama yönünden birbirinden ayrılmaktadırlar….” İnsanı
evrimci ve doğacı (natüralist) bir tavırla açıklamaya çalışan A. Mithat, her
varlığın birbirini tamamlamasıyla yetkinliğe ulaştığını, yaşamın “varlık”,
ölümünse “yokluk” olduğunu savunmaktadır.
Özellikle düşünce yaşamının ikinci döneminde idealizme sürüklenen
A.Mithat’a karşı, Baha Tevfik (1881-1914) materyalist felsefenin sözcülüğünü
üstlenir. Buchner’in “Madde ve Kuvvet” isimli eserini çevirir ve Nietzsche’nin
“Ahlâkdışıcılık/Immoralizm” anlayışını savunur. Baha Tevfik’in çıkardığı
“Felsefe Mecmuası” Türkiye’de ilk felsefe dergisidir Bu dergiye yazdığı
yazılarda da bizde bir felsefe dilinin bulunmadığını ve öncelikle bunu
gerçekleştirmek için çaba gösterdiğini savunur. Derginin kapsamında ilk
felsefe sözlüğü yazma denemesine girişen düşünüre göre, “…felsefe geleceğin
bilimidir. Her çağda bilim ve fen belirli bir noktaya kadar ilerleyebilmiş ve
daha ileriye geçememiştir. İleriye geçemediği alan da varsayım ve teori
alanıdır. Öyleyse, bugünün bilimi dünün felsefesi, bugünün felsefesi de
yarının bilim ve fennidir. Felsefe bilimle o kadar kaynaşmıştır ki, bilim
adamı olmayan hiç kimse, hiçbir yeni felsefi fikir ileri süremez.”
Baha Tevfik, biyolojik ve evrimci bir materyalizmin temsilciliğini
yaparken, aynı dönemde Rıza Tevfik (1868-1951) de pozitivist felsefeyi tanıtma
çabasına girişir. Ülkemizde Auguste Comte’un izleyicileri, Rıza Tevfik’in
çıkardığı “Ulûm-u İçtimaiye ve İktisadiye/ Toplum Bilimleri ve Ekonomik
Bilimler” dergisinin etrafında toplanırlar. Ülkemizde ilk kez özel bir lisede
felsefe dersleri veren ve verdiği dersleri basılı eser haline getirerek ün
kazanan R.Tevfik, özellikle estetik konularıyla ilgilenir. Ona göre,
felsefenin kökeni ve ilk kaynağı “ölüm karşısında duyulan derin şaşkınlık”
tır. Immanuel Kant’ın eleştirici felsefesini yineleyerek, bilgilerimizin önce
duyumlardan geldiğini, aklın ise duyumlar yoluyla kazanılan dağınık bilgileri
düzenlediğini savunur.
Ülkemizde Auguste Comte ve pozitivist felsefeye karşı duyulan derin
ilginin temelinde, A.Comte’un Sadrazam Reşit Paşa’ya yazdığı mektup
yatmaktadır. A. Comte bu mektubunda, Tanzimat’ı kendi felsefe anlayışına uygun
biçimde açıklamakta ve peygamberlerin filozoflar olduğu yeni insanlık dininin
kuruluşu için Türkiye’den yararlanmayı düşündüğünü söylemektedir. Bu dönemde
pozitivizmin ateşli yandaşlarından biri olan Ahmet Şuayıp (1876-1910), 19.
yüzyıl Batı düşüncesinin bir özetini yaparken, doğa bilimlerinin yöntemini
felsefeye ve ahlaka uyarlamaya da çalışmaktadır. A. Comte’un “Pozitif Felsefe
Dersleri” isimli eserinde açıkladığı “Üç Hâl Yasası”na ve yaptığı bilim
sınıflandırmasına dayanarak, felsefenin metafizik öğelerden arındırılması
gerektiğini savunur. “…biz nesnelerin özünü ve gerçek niteliğini bilemeyiz.
Bilgilerimiz yalnızca duyularımızla kavrayabildiğimiz olayların ilişkilerinden
ibarettir…” gibi görüşlerle, A. Comte’un pozitivizmini olduğu gibi yineleyen
A. Şuayıp, pozitivizmin doğal sonucunun da determinizm olduğunu söylemektedir.
Ona göre, doğa belirli yasalarla yönetilir ve doğadaki her şey zorunlu bir
neden-sonuç ilişkisinin sonucudur. Özel yasalardan genel yasalara doğru
çıkıldıkça, evrende bir zorunluluk (determinizm) olduğu kendiliğinden ortaya
çıkmaktadır ve bilimlerin asıl amacı da bu yüksek yasaya, yani doğa
olaylarındaki zorunlu ilişkiye ulaşmaktır.
Osmanlı düşünürlerinin pozitivizme duyduğu yoğun ilgi Ahmet Rıza
(1858-1930 ile sürerek, Cumhuriyet dönemi düşünürlerini de etkileyecektir.
Öyle ki, Atatürk’ün “Yaşamda en gerçek yol gösterici bilimdir, fendir…” sözü
de pozitivizme duyulan derin ilgiyi ortaya koyan bir göstergedir.
Aynı dönemde Ali Sedat (1857-1930) mantıkta yöntem konusunu
irdelemektedir. Boole’un matematiksel mantığını ülkemizde tanıtmaya çalışan
Ali Sedat’ı Salih Zeki (1863-1920) izler. O yıllarda lise ders programlarına
alınan felsefe dersleri için Alexis Bertrand’dan “Felsefe-i İlmiye” isimli
eseri çeviren Salih Zeki, bu eserde bilim ve felsefe ilişkilerine ağırlık
vermektedir. Ardından, Henri Poincare’den çevirdiği “İlmin Kıymeti” isimli
eser de bilim felsefesine hazırlık niteliğindedir.
Bu arada İbrahim Ethem 1895’de Descartes’ın “Discours de la Methode/
Yöntem Üzerine Konuşmalar” isimli eseri Türkçe’ye çevirir ve esere yazdığı
önsözde, bilimsiz felsefenin ve felsefesiz bilimin olamayacağını savunur.
Böyle bir düşünce ortamı içinde İstanbul Üniversitesi’nde (Darülfünun) Felsefe
Bölümü açılır ve kürsüye bağlı olarak sosyoloji, psikoloji ve eğitim dersleri
verilmeye başlanır.
II.Abdülhamit döneminde çıkarılmaya başlanan “Servet-i Fünun”
dergisi, önceleri Batıdaki bilimsel gelişmeleri duyurma işlevini üstlenmişken,
sonraları bir edebiyat akımı haline gelir. Bu dergi çevresinde ün kazanan
Hüseyin Cahit Yalçın (1874-1957) özellikle sanat felsefesine eğilir ve
Taine’in sanat felsefesinden etkilenerek doğadaki varlıkların sanat eseri
haline gelmesinin temelindeki ilkeleri açıklar. Yalçın’ın “Oğlumun
Kütüphanesi” başlığıyla yayınladığı kitaplar arasında felsefe çevirileri
önemli bir yer tutmaktadır.
İstanbul’da felsefe eserlerin yoğun bir biçimde yayınlanması
sürerken, Selanikte de “Yeni Felsefe” adında bir dergi çıkarılmakta ve bu
dergi, “…Batının bilimden yana akılcı felsefesinin Türk toplum yaşamına
uygulanması” amacını taşımaktadır. Yine Selanik’te yayınlanan “Genç Kalemler”
dergisinin işlevi de, dilde sadeleşmeyi sağlamaktır.
Maddeci ve pozitivist felsefe akımlarının tüm güçlüklere karşın
ülkemizde çok sayıda yandan bulmasının yanı sıra, Ahmet Hilmi “Huzur-u Akl ü
Fende Maddiyun Meslek-i Dalâleti/ Bilim Karşısında Maddeci Felsefenin
Yanlışları (1915)” isimli eseriyle panteist bir dünya görüşü oluşturmaya
çalışmaktadır. Kısa bir süre sonra da, İsmail Fenni Ertuğrul’un yayınladığı
“Maddiyun Mezhebinin İzmihlâli/Maddeci Görüşün Çöküşü (1928)” isimli eserle
özellikle maddeci felsefeler eleştirilmektedir.
İmparatorluğun son, Cumhuriyetin ilk yıllarında Türk düşünce
yaşamına damgasını vuran ve daha çok toplumbilimci kimliğiyle tanıdığımız Ziya
Gökalp, ülkemizde özellikle Durkheim sosyolojisini tanıtır.
Cumhuriyetin ilk yıllarında Wililam James ve John Dewey’nin temsil
ettiği pragmatist felsefeye ilginin yoğunlaştığı görülmekte, bir yandan da
Mustafa Şekip Tunç eliyle Bergson ve sezgici görüş tanıtılmaktadır.
1933’de gerçekleştirilen üniversite reformu, ülkemizde felsefe
çalışmaları açısından da bir dönüm noktası olur. Eski üniversitenin Atatürk
Devrimleri ile hiç ilgilenmemesi, yazı devrimi, dilde yenileşme, yeni tarih
düşüncesi gibi atılımların tüm yurtta benimsenmesine karşın, üniversite
çevresinin aldırmaz bir tutum takınması böyle bir reformu zorunlu kılmaktadır.
İşte bu reform çabaları içinde, İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü, Hilmi
Ziya Ülken, Macit Gökberk, H. Vehbi Eralp gibi üç büyük felsefe ustasını
kazanır. Nazi Almanya’sından kaçarak ülkemize yerleşen Hans Reichenbach ve
onun asistanı Nusret Hızır, bilim felsefesinin ülkemizde tanınmasına ve
gelişmesine öncülük ederler.
1934’de “Lise Felsefe Derslerine Yardımcı Kitaplar” başlığıyla
yayınlanan 19 kitap, Spinoza, Leibnitz, Kant, Berkeley, Bergson, Russell gibi
filozofların tanıtılması açısından önemli katkı sağlar. Milli Eğitim
Bakanlığı’nın ve üniversite çevresinin dışında felsefe ile ilgili yayınlar
çoğalır. 1934’de Haydar Rıfat’ın yönetiminde yayınlanan “Dün ve Yarın”
dizisinde Herakleitos, Aristoteles, Heidegger gibi filozofların yanı sıra,
Lenin, Kautsky, Stalin, Buharin, Kropotkin gibi Sovyet Devriminin ünlü
yazarlarının ve ideologlarının eserlerine de yer verilir. Görüldüğü gibi, o
yıllarda her türlü düşüncenin ve dünya görüşünün yer aldığı kitaplar rahatça
yayınlanabilmektedir.
Ankara’da kurulan Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nde felsefe
bölümünün açılmasıyla birlikte, ülkemizde felsefe çalışmaları yeni bir ivme
kazanır. Nusret Hızır ve Fransa’dan getirilen Descartes uzmanı Lacombe
çalışmalarını burada yürütürler. Hasan Âli Yücel’in Milli Eğitim Bakanlığı
döneminde klasikler Türkçe'ye çevrilir ve bu çevirilerle Türk kültür
devriminin insancıl (hümanist) temellere yerleştirilmesi amaçlanır. 1936-1950
yılları arasında Almanya’da Nazi baskısından kaçan felsefecilerin ülkemizde
özgür bir çalışma ortamı bulması, Türk kültür yaşamı için önemli bir
kazanımdır. 1936’da İstanbul Üniversitesi’ne gelen Alman felsefeci Ernst Von
Aster, Yeni Kantçılık akımını ülkemizde tanıtır ve çeşitli bilim dalları
arasında felsefenin birleştirici işlevini ön plana çıkarır. 1945-1950 yılları
arasında, eski Yunanca uzmanı olan Valter Kranz, İstanbul Üniversitesi’nde
antik felsefe dersleri verir ve bu dersler kitap halinde yayınlanır. Heinz
Heimsoeth’un 1950-1951 yıllarında verdiği “Aydınlanma Düşüncesi ve Kant
Felsefesi” konulu dersler de Takiyeddin Mengüşoğlu tarafından çevrilip
yayınlanır. Aynı sıralarda Joachim Ritter de varoluşçu felsefeyi
tanıtmaktadır.
Özellikle 1955-1960 yılları arasında, Demokrat Parti’nin
antidemokratik uygulamaları nedeniyle felsefe çalışmaları bir kesintiye uğrar.
1961 Anayasası’nın sağladığı özgürlük ortamında, gerek üniversite çevresinde,
gerekse üniversite dışında çok sayıda felsefi eser yazılır ya da Türkçe’ye
çevrilir. İstanbul Üniversitesi’nde Nermi Uygur dil felsefesinden yaşam
felsefesine uzanan bir dizi eseri ve çeviriyi Türk düşünce dünyasına
kazandırır. Denemelerini “Güneşle” isimli eserinde toplayan Nermi Uygur, daha
sonra, “İnsan açısından Edebiyat” ve “Türk Felsefesinin Boyutları” gibi
eserleri de yayınlar.
Bedia Akarsu, dil ahlâk ve fenomenoloji; H. Suphi Tanrıöver ve İ.
Hakkı Baltacıoğlu estetik alanlarında önemli çalışmaları gerçekleştirirler.
İsmail Tunalı Grek estetiği, Croce ve Marksist estetik alanlarında eserler
verir. Necla Arat genel felsefe ve estetik alanlarında çalışmalarını sürdürür.
Ankara’da DTCF’den sonra kurulan ODTÜ ve Hacettepe Üniversitesi’nde
David Hume üzerinde çalışmalar yapılır ve eserleri çevrilir. Hacettepe
Üniversitesi’nde Ioanna Kuçuradi, “…felsefeyi dar akademik çevrelerin dışına
çıkarmak, ülkenin sorunlarına eğilen ve toplumsal yaşamın gerçek
gereksinimlerine karşılık veren bir uğraş haline getirmek…” amacıyla “Felsefe
Kurumu” nun kurulmasına öncülük eder.
Özellikle 1961 Anayasası’nın sağladığı düşünce özgürlüğü ortamında,
ülkemiz insanı Marksist literatürü ve Herbert Marcuse’nin yaşam felsefesini
tanıma olanağını bulur.
Ülkemizde felsefe çalışmaları, 1980’den sonra, çeşitli kitaplar, süreli
yayınlar, kurulan çeşitli dernek, kurum ve üniversitelerin felsefe
bölümlerinin yoğun çalışmalarıyla sürüp gitmektedir. Bu çalışmaları Doğan
Özlem’in Cumhuriyet Ansiklopedisi’nde yer alan yazısından yararlanarak
özetleyeceğiz. (6) Ancak, şunu da belirtmemiz gerekir ki, 1980 sonrasında
aydın kesime uygulanan baskı ve yıldırma politikalarına karşın, felsefe
alanında önemli çalışmalar gerçekleşmektedir. Bu çalışmalar içinde, özellikle
felsefe tarihi alanında Macit Gökberk, Betül Çotuksöken, Saffet Babür, Arda
Denkel ve Afşar Timuçin’in; bilgi kuramı ve ontoloji alanında yine Arda Denkel
ve Vehbi Hacıkadiroğlu’nun; bilim felsefesi alanında Nusret Hızır, Nermi
Uygur, Cemal Yıldırım ve Doğan Özlem’in; ahlâk alanında Ioanna Kuçuradi, Bedia
Akarsu, Necati Öner, Necla Arat ve Vehbi Hacıkadiroğlu’nun; estetik alanında
İsmail Tunalı, Afşar Timuçin, Taylan Altuğ ve Nejat Bozkurt’un; insan, tarih
ve kültür felsefesi alanlarında Takiyettin Mengüşoğlu, Macit Gökberk, Bedia
Akarsu, Nermi Uygur, Doğan Özlem ve Suat Sinanoğlu’nun; felsefeye giriş
alanında ise Server Tanilli, Selahaddin Hilav ve Önay Sözer’in çalışmaları ve
yazdıkları çeşitli eserler dikkati çekmektedir.
Çeviri alanında ise, Ioanna Kuçuradi’nin Kant; Ahmet Aslan’ın
Aristo ve A. Lange; Doğan Özlem’in E. Cassirer; Taylan Altuğ ve Önay Sözer’in
Hegel; Yusuf Örnek’in Heidegger; Oruç Arıoba’nın Wittgenstein; Nilüfer
Kuyaş’ın Thomas Kuhn çevirilerinden söz edebiliriz. Yine bu dönemde
Nietzsche’nin çeşitli eserleri dilimize çevrilmiş ve Aziz Yardımlı
Copleston’un “Felsefe Tarihi” ni Türkçe’ye kazandırmıştır.
Süreli yayınlar içinde, 1980’li yılların başında, yayıncılığını
Selahattin Hilav’ın üstlendiği ve 7. sayısında yayın yaşamına son veren “Yazko
Felsefe Yazıları Dergisi” ni görüyoruz. Dergi özellikle 1985’den sonra
Marksist felsefenin yayın organı halinde yaşamını sürdürmeye çalışır ve
1990’lı yılların başında kapanır. Günümüzde yayınını sürdürmekte olan
dergilerin içinde en eskisi olan “Felsefe Arşivi” yayınına uzun aralıklarla
devam etmektedir. Öte yandan, Felsefe Derneği’nin 2004 yılına kadar
yayınladığı “Felsefe Dünyası” ve Vehbi Hacıkadiroğlu’nun büyük özverilerle
sürdürdüğü “Felsefe Tartışmaları”, Ege Üniversitesi Felsefe Bölümü tarafından
yayınlanan “Seminer” gibi dergileri sayabiliriz.
Felsefe çalışmalarının bir başka zemini de, bireysel ve kurumsal
çalışmaların ve çeşitli felsefe sitelerinin internet ortamında sürdürdüğü
yayınlar ile, çeşitli kurumların, derneklerin ve üniversitelerin felsefe
bölümlerinin düzenlediği toplantı ve seminer çalışmalarıdır. Özellikle 1979’da
kurulan “Türkiye Felsefe Kurumu” , yoğun biçimde konferans, seminer, sempozyum
etkinlikleri gerçekleştirmiş, 30’dan fazla eser yayınlamış, özellikle insan
hakları ve felsefe ilişkisini gündemde tutmaya çalışmıştır. Felsefe
etkinliklerini liseler düzeyine de indirgemeye çalışan kurum, bu amaçla
“Felsefe Olimpiyatları” ve çeşitli platformlar düzenlemektedir. Kurumun,
İstanbul komitesine bağlı “Çocuklar İçin Felsefe, Hukuk Felsefesi, Bioetik ve
Fenomenoloji gibi birimleri de vardır. 1987’de kurulan “Türk Felsefe Derneği”
her yıl bir kongre düzenlemekte, “Felsefe Dünyası” adıyla bir dergi
çıkarmaktadır. Ayrıca, ODTÜ ve Hacettepe Üniversitesi’nin felsefe bölümlerince
ortaklaşa düzenlenen sempozyumlara sunulan bildiriler kitap halinde
yayınlanmıştır.
Doğan Özlem, adından söz ettiğimiz yazısında. Türkiye’de felsefe
çalışmalarına genel bir bakışla şu genel saptama ve değerlendirmeleri
yapmaktadır:
* Felsefenin kurumlaşması döneminde, uzun bir süre, zorunlu olarak
aktarmacılık ağır basmıştır. Bu aktarmacılık, yoğunluğu azalsa da yine uzunca
bir süre devam edecektir ve etmelidir de… Çünkü, hâlâ temel felsefe
eserlerinin çok küçük bir bölümü çevrilebilmiştir ve felsefeye ilgi duyan
herkes çağdaş felsefe akımlarını tanımak zorundadır.
* Tanzimattan, kurumlaşma dönemine kadar geçen süre içinde,
yüzeysel, irdeleme ve eleştiriden yoksun, çoğu kez ikinci, hatta üçüncü elden
aktarmacılık söz konusudur. Kurumlaşma döneminde ve özellikle 1950’li
yıllardan sonra doğrudan kaynağa yönelme ve eleştirme ile birlikte
gerçekleştirilen bir aktarmacılık geçerli olmuştur. Böyle bir aktarmacılığın,
yüzeysel ve eski aktarmacılıktan farkı, asıl kaynağı irdeleme ve eleştirme
yoluyla, hatta bir yeniden yaratma etkinliği olmasıdır ki, bu zaten felsefe
yapma tarzlarından birisidir ve özellikle son yirmi yıl içinde ülkemizde bu
tarzın örnekleri çoğalmıştır. Ülkemizde uzun süredir hem dil, hem içerik
yönünden gerçek felsefe ürünlerinin ortaya çıktığı ve çıkmaya devam ettiği
kuşkusuzdur.
* Cumhuriyetin ilk on yılları da dahil, tarihimizde felsefeye
(İslâm felsefesine bile) gerçek anlamda bir gereksinim duyulmamıştır. Bu
nedenle, ülkemizde felsefenin kurumlaşması da, Cumhuriyet yönetiminin üstenci
uygulamaları ile mümkün olabilmiştir. Bugün çeşitli ideolojik ve politik
pozisyonlardan hareketle, birbiriyle tartışma halinde olan aydınlarımızın
önemli bir bölümünün (bu arada, cumhuriyet karşıtlarının da) bir felsefi arka
plana dayanma isteği duydukları, bir felsefi meşrulaştırma arayışı içinde
oldukları gözlenmektedir. Gerçi, bu istek ve arayışın tanzimattan beri var
olduğu da söylenebilir. Ne var ki, başlangıçtaki yüzeysel, kalıpçı, devşirmeci
ve hazıra konucu meşrulaştırma arayışlarının geride kaldığı, onun yerine, son
on yıllarda daha çok derinlikli, eleştirel anlayışların geçtiği görülmektedir.
Bu, bazı ayrıcalıklar dışında ülkemiz için yeni bir olgudur ve olgunun kendisi
, başlangıçta üstenci uygulamalarla kurumlaştırılmaya çalışılan felsefenin,
kültür yaşamımıza bir gereksinim sonucu olarak mal olmaya başlamasının önemli
bir göstergesi olarak değerlendirilebilir.
(1) : “100 Soruda Felsefe El Kitabı” – Selahattin Hilav - Gerçek
Yayınevi-İst.1970
(2) : “Türkiye’de Felsefenin Öyküsü” – Aslan Kaynardağ – Felsefe Yazıları 1.
Kitap-Yazko Yayınları İst.1982
(3) : “Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi” – Hilmi Ziya Ülken – Ülken Yay. İst.
1966
(4) : “Yeni Osmanlılar Tarihi” – Ebüzziya Tevfik – Hürriyet Yay. İst. 1973
(5) : “Felsefe ve Felasife” – Ahmet Mithat – Dağarcık (Cüz 3 Sh.80-86 / Cüz 4
Sh.121-124)
(6) : “1980’den Sonra Felsefe Çalışmaları” – Doğan Özlem – Cumhuriyet
Ansiklopedisi Cilt 12. Sh522-526 (Aynı çalışma “Felsefe Tartışmaları” 21.
Kitap – Panorama Yay. İst. 1997’de yer almıştır.)