7. Yüzyılın ikinci
yarısında Arap yarımadasında doğan ve Türk imparatorlukları eliyle dünyaya
yayılıp evrensel bir din haline gelen İslâmiyet’in yaşadığı topraklar üzerinde
gelişen felsefeye “İslâm felsefesi” diyoruz. İslâm felsefesi dendiğinde,
aklımıza Ortaçağ skolastiğinde olduğu gibi, yalnızca dini açıklayan bir
felsefe gelmemelidir. Bu felsefe hareketi İslâm dininin yayıldığı topraklar
üzerinde yaşayan uygarlıklar tarafından yaratılmıştır. Yani, Türk, Arap,
Farslı, Hintli, Pakistanlı, Süryani, Yahudi gibi çeşitli öğelerin ortak
felsefesidir.
İslâm
felsefesinin doğuşu üzerinde Bu dinin temel kitabı olan Kuran’ın ve hadislerin
(Hz. Muhammed’in sözleri) yanında, tefsir (Kuran ayetlerini yorumlama),
muhaddislik (hadisleri açıklama ve yorumlama bilimi) ve fıkıhın (İslâm hukuk
bilimi) önemli etkileri vardır. Öte yandan, Kuran ayetlerine anlam verme ve
onları akla uygun hale getirme çalışması olan Kelâm kapısını doğrudan İslâm
peygamberinin kendisi açar. Hz. Muhammed Kuran ayetlerinin bir açık ve görünür
sözlük anlamının yanı sıra, bir de yalnızca akılla yorumlanabilecek olan gizli
(bâtın) anlamı olduğunu söylerken, İslam felsefesinde akılcılığın da yolunu
açmaktadır.
Hz. Muhammed’in
açtığı yorum kapısı, büyük İslâm düşünürü Ebu Hanife (699-767) ile doruğa
ulaşır. Ona göre, “kim söylüyorsa söylesin, akla uygun olmayan kurallara boyun
eğmek gerekmez. Akla uygunluğu da, tartışmalar sonucu çoğunluğun oyu
belirleyecektir.
Ebu Hanife’nin
gösterdiği bu akılcılık yolu çeşitli akımları da birlikte getirir. Örneğin
“Mutezileciler” imanın kitapta, aklın ise insanda olduğunu savunarak, alın
yazısına ve kaderciliğe karşı çıkarlar. İnsan tüm davranışlarını akıl ve
istenciyle gerçekleştirdiğine göre, yaptıklarının sorumlusu da yine
kendisidir. “Kaderiyeciler de insan istencinin özgürlüğünü savunarak bu akımla
birleşirler. (1)
Kelâmcılık içinde
gelişen bir başka akım da “Eşaricilik”tir. Eşariler, aklın asıl gerçeğe
ulaşmakta yetersiz olduğunu ve yalnızca birbirine karşıt ve birbirini çürüten
genel yargılara ulaşabileceğini savunmakta ve böylece İslâm düşüncesinde
akılcılık, yerini imana bırakarak sanki İslâm skolastiğine adım atılmaktadır.
Öte yandan
“Tasavvuf düşüncesi”nde, dinin gerçek anlamı ve bu anlama uygun biçimde
yaşamanın ilkeleri, varlık-Tanrı ilişkileri gibi konularda özgün açıklamalara
karşılaşırız. Kuranın gizli anlamını akılcı bir biçimde yorumlama çabalarını
içeren tasavvuf düşüncesini benimseyenler, daha ulu ve kuşanmış bir akıl
çerçevesi içinde dönüp, başkalarını da doğru yola yöneltmeye çalışmaktadırlar.
Tasavvuf
kapsamında gelişen akılcı düşüncenin temsilcilerinden Şeyh Bedrettin “Varidât”
isimli eserinde ruhların maddeden ibaret güçlerden oluştuğunu, ölümden sonra
dirilmenin söz konusu olamayacağını ileri sürer. Ona göre beden zerrecikleri
bir kez dağıldıktan sonra yeniden bir araya gelemez. Kitaplarda tanımlanan
cennet-cehennem düş gücünün ürünüdür. İnsan için her güzel şey cennet, her
kötü şey ise cehennemdir. İbadet içimizin arınması için yapıldığına göre,
tapınmanın hiçbir biçimi sınırı ve koşulu yoktur.
Ortaçağda Batı
dünyası, içinde bulunduğu skolastik dönemin karanlığı içinde, akla ve bilime
yüz çevirip, doğru bilginin yalnızca din kitabında bulunduğunu ileri
sürmekte, felsefeyi yalnızca dinin kesin buyruklarını (dogma) akla uygun
getirmekle görevlendirmektedir. Aynı yüzyıllarda Türk-İslâm düşünürleri ise
aklı ve bilimi ön plana çıkarmakta ve matematik, astronomi, tıp gibi bilimler
alanında önemli gelişmeler göstermektedir.
İslâm felsefesinde
akılcılık 11. yüzyılda Gazali ve Muhiddin Arabi gibi düşünürler eliyle yok
edilmekte, akılcılık imancılığa dönüşmektedir. Muhiddin Arabi sağlam bir
tasavvufçu olarak varlığın Tanrı olduğunu düşüncesinin yanı sıra, eşariciliğin
temsilcisi olarak “bir kimsenin ilmini doğrudan Tanrıdan alması gerektiğini
savunmaktadır. Ona göre,varlıkları niteliklerini incelemekle bilgi sahibi
olunamaz. Bilgi, duyumlarla, düşünmeyle, öngörülerle değil, bir şeyhe
bağlanıp, onun yoluna girerek Allah’ı bulma derecesine ulaşıp, hiç zorluk
çekmeden elde edilir.
Gazali, “Mi’yâr el
İlm (Bilimin Ölçüsü) isimli eserinde Aristo mantığının akıl yürütme
kurallarını öven ve akılcı-bilimci eserler veren bir düşünürdür. Ancak,
ardından bir bunalım geçirerek o güne dek savunduğu tüm akıl/bilimci görüşleri
gözden geçirip, akıl yürütmenin kişiyi dinden çıkartabileceği yargısına
ulaşır. Dini aklın denetimi altından çıkartıp, aklı dinin denetimi altına
sokmak üzere yazdığı Tuhfetül Felasife (Filozofların
Tutarsızlığı) isimli eserinde akılcılığı eleştirir. Gazali din
ve felsefe arasındaki ayırımı ortaya koymaya çalışırken, dinin kaynağının içe
doğma (vahiy), felsefenin kaynağının ise akı olduğunu söyler. Duyuların
sürekli değişerek bizi yanılttığını ve bu yolla elde edilen bilgiye
güvenilemeyeceğini söyler. Akıl da bizi yanıltır. Aklın flsefe ve metafizik
alanında ele aldığı soruları yanıtlarken kendi kendisiyle çelişkiye düştüğünü
ve metafiziğin bize doğru bilgi kazandıramayacağını ileri sürer. Tüm
filozofların belli bir konu üzerinde birbiriyle uyuşan fikirler üretemediğini
ileri sürer. Duyumlardan ve akıldan duyulan bu kuşkular, Gazali’yi Tanrıyı
içinde duyma ve yaşayarak bilme isteğine yöneltir. Bunun için de insanda
tövbe, sabır, şükür, çile, boyun eğme gibi nitelikler bulunmalı, böylece insan
ruhunu arındıracak ve böylece Tanrıyı içinde duyacak ve tüm bilgiler
kendisine açık ve anlaşılır hale gelecektir. Gazali’den sonra İslâm
düşüncesinde akılcılık, dine karşıt bir bir tutum haline gelir ve toplumda
akılcılığı dinsizlikle bir tutanların sayısı artar..Bu süreç içinde akılcılık
Müslümanların gözünden düşer. Böylece Gazali'den bir-iki kuşak sonra İslâm
topluluklarının çok güçlü bir akılcılık karşıtı gerici akıma sürüklenmesine
neden olur.
KAYNAKÇA:
(1) : Orhan
Hançerlioğlu – Başlangıcından Bugüne Mutluluk Düşüncesi- Varlık Yayınları-İst.
1965