“Felsefe, insanın
düşünerek kendi
var oluşunun bilincine vardığı her yerdedir.”
KARL JASPERS
Felsefeyi somut gerçeklikten kopuk, kendine dönük bir uğraş sayanlar, aynı
zamanda, felsefenin belli bir görevinin ya da işlevinin de olmadığını ileri
sürecek kadar büyük bir yanılgı içindedirler. Örneğin, Rousseau şöyle diyor :
“Felsefe nedir? En tanınmış filozofların kitaplarında bulduğumuz nedir? Onları
dinlerken, insan kendini bir Pazar yerinde avaz avaz bağıran bir sürü satıcı
arasında sanır. Her biri, bana gelin, bana gelen aldanmaz, diye bağırıp
durur.”
Oysa, bilmeliyiz ki, sağlam temellendirmeden yoksun, temel mantık
ilkelerine uygun olmayan ve yeni sorular sorup yeni açıklamalar üretmeyen her
düşünsel çaba felsefe değildir. Felsefe, Karl Jaspers’ın dediği gibi, “insanın
düşünerek, kendi var oluşunun bilincine vardığı her yerdedir.” Yani, nerede
var olana ilişkin bir soru soruluyorsa, nerede tutarlı bir yargıya
varılıyorsa, felsefe oradadır.
Özellikle az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde felsefe, düşünme
ve fikir üretme açısından, kendini “aydın” olarak niteleyen bir grup insanın
eline bırakılmış ve çoğu kez de anlaşılmaz bir dille örülerek kitlelerden
koparılmıştır. 18. yüzyıl Fransa’sında “Ansiklopedistler” in çabalarıyla,
felsefe geniş halk kitlelerine mal edilmiş ve bir felsefe üst-dili yaratarak
onu anlaşılmaz kılan sözde aydın çabalarına karşın, felsefe herkesin
anlayabileceği bir biçim almıştır.
Felsefeyi toplumsal, siyasal ve ekonomik koşullardan bağımsız, salt
bir düşünce ürünü saymak, onu ayakları yere basmayan, anlaşılmaz ve soyut bir
uğraş haline getirir ve bu tavır felsefeye çeşitli nedenlerle karşı çıkanları
da haklı kılar. Oysa, bilmeliyiz ki, filozof da öncelikle bir insandır ve her
insan gibi çağının toplumsal, ekonomik ve siyasal etkilerine açıktır, kendi
düşünce sisteminde de bu etkileri yansıtır. Öyleyse, bir filozofu ve onun
düşünce sistemini doğru anlamak için, öncelikle onu çağının koşulları içinde
irdelemek gerekir. Gerçekten, felsefe çağlar boyunca, toplumda yürürlükte olan
üretim ilişkileriyle sıkı bir bağlantı içinde kendini geliştirmiştir. Üretim
ilişkileri toplumun gereksinimlerini karşıladığı sürece, düşünce sistemleri
toplumsal düzeni desteklemiş, fakat üretici güçlerin isteklerine yanıt veremez
duruma gelen bir toplumsal ve ekonomik düzeni yıkmak için de elinden gelen
çabayı göstermiştir.
Amaç dünyayı daha yaşanılır kılmak için onu değiştirmekse, insanın
öncelikle doğru bir dünya görüşüne sahip olması gerekir. Bu nedenle,
felsefenin önde gelen işlevi, doğayı, toplumu ve insanı tanımak olmuştur.
Aslında, “Bilgi”, evreni, doğayı ve toplumu tanımak ve bilmektir. Bilme
amacına yönelik bir çaba olan felsefe de, eskiçağda Çin, Hint, Sümer ve Batı
Anadolu’da yaşayan düşünürler eliyle önce evreni ve doğayı tanımaya yönelir.
Örneğin, Batı Anadolu’da ilk kez Thales, evrenin temel ilkesinin ne olduğunu
sorgular. Ardından, sofist filozoflar insanın doğru bilgiyi kazanamayacağını,
doğru bilgiyi aramak yerine, insana ve topluma yönelik sorunları tartışmanın
gerekli olduğunu dile getirirler. Böylece felsefe, evreni ve doğayı
araştırmanın yanı sıra, insana da yönelir. Bu çabaya Sokrates “Kendini tanı…”
sözüyle katılacak ve insan kendi aklının olanaklarını da araştırmaya
başlayacaktır. Kendi aklını araştırmaya başlayan insanın karşısına, bu kez de
felsefenin temel sorularından biri çıkacaktır. “Acaba bizi çevreleyen somut
dünya mı aklı ve bilinci biçimlendirir, yoksa asıl gerçek insan aklı mıdır?”
Sokrates ve öğrencisi Platon bu soruyu “asıl gerçek insanın kendi aklıdır ve
nesneler tümüyle aklın ürünüdür” diye yanıtlar ve Platon doğru bilginin akılla
kavranan ideaların/kavramların bilgisi olduğunu, böyle bir bilgiye de ancak
matematik ve felsefeyle ilgilenerek ulaşılabileceğini ileri sürer. Platon, bu
düşünceden yola çıkarak da, devleti en bilgili kişiler olarak filozofların
yönetmesini isteyecektir. Oysa, Antik Yunan düşünürlerinden Aristoteles,
varlığın temelinde maddenin bulunduğunu söyleyecek kadar gerçekçidir ve bu
gerçekçilik onu doğanın insanları eşit yaratmadığı düşüncesine/yanılgısına
kadar götürür. Gerçekten, üretimin köleler tarafından yapıldığı, soyluların
ise vakitlerinin tümünü sanat, edebiyat ve felsefe tartışmaları ile geçirdiği
Atina sitesinde, kölelerin hakkını savunmak Aristo’ya hiç de doğru bir tavır
olarak görünmemektedir. Ona göre, “…doğa bazı insanları köle yaratmıştır ve
köleler için en uygun olan şey bir efendinin boyunduruğunda yaşamaktır.”
Doğduğu yıllarda devrimci bir tutum takınan ve tüm insanların eşit
yaratıldığı anlayışını dile getirerek köleciliğin karşısında yer alan
Hıristiyanlık, giderek tüm toplumsal ve siyasal kurumlar üzerinde etkinlik
kuracak ve böyle bir yapı içinde felsefeye düşen görev, Hıristiyanlığın kesin
açıklamalarını/dogmalarını ve buyruklarını akla uygun hale getirmek olacaktır.
Skolastik düşünceye ve kilisenin insan aklı üzerinde kurduğu
egemenliğe sistemli bir karşı çıkış 17. yüzyılda Descartes ile başlar.
Descartes’a göre, kuşku duymak insan aklının doğal bir sonucudur ve bu kuşku
gerçeğin kesin bilgisine ulaşıncaya kadar sürer. İnsan aklına duyulan güveni
yeniden canlandıran ve bu nedenle de “çağdaş felsefenin kurucusu” olarak
anılan Descartes da çağın egemen değerlerinden kendini tam olarak kurtaramamış
ve insanı “madde-ruh” ikilemi içinde ele almıştır.
Çağın ekonomik ekonomik gelişmelerine koşut olarak gelişen ve
zenginliğini arttıran kentli orta sınıf/burjuva, üretimi arttıracak olanakları
gerçekleştirebilmek için bilime ve teknolojiye yönelmenin gereğini kavrayınca,
felsefe gözlerini yeniden bu dünyaya çevirir. 17. yüzyılın sonlarında John
Locke bilimsel kesinliğe nasıl ulaşabileceğimiz ve bu kesinliği nasıl
sınayabileceğimiz konusunda yeni düşünceler geliştirir. Locke, bilgi
anlayışını, aklımızın deneyle doğrulanamayan hiçbir bilgiye sahip olamayacağı
tezi üzerine kurar. 18. yüzyıl Fransız düşünürleri ise, bilime bel bağlamanın
doğal sonucu olarak maddeci görüşleri benimseyecekler ve insan bilincini de
doğal ve maddesel nedenlerin ürünü olarak açıklayacaklardır. İnsan bilinci
maddi koşulların ürünü olduğuna göre, insanı gelişmesi için daha iyi bir doğal
ve toplumsal çevre gerekmektedir. Amaç, insanın mutluluğu ise, birey öncelikle
kendisini ve doğayı tanımalıdır. İnsanın gelişmesi ve daha iyi bir doğal ve
toplumsal çevreye kavuşması konusunda en büyük engel dinsel inançlardır. İşte
maddeci düşünceler bu engeli ortadan kaldıracak ve Avrupa’da düşünsel ve
toplumsal yaşam Fransız Devrimi’nin gündeme getirdiği “eşitlik, özgürlük,
adalet” ilkelerinde somutlaşacaktır.
Fransız Devrimi’nden önemli ölçüde etkilenen Alman düşünce yaşamı,
18. yüzyılda Hegel’in diyalektiği temel yöntem olarak kullandığı idealist
felsefeyle durulmaya çalışır. Hegel felsefesi, insan düşüncesinin etkin
yaratıcı yönünü diyalektiğe bağlarken, yürürlükteki toplumsal ve siyasal
düzenle uzlaşımını “mutlak tin” anlayışıyla ortaya koymaktadır. Alman
düşüncesi asıl devrimci kimliğini, diyalektiği maddeci düşünceye uygulayan ve
toplumların gelişme sürecini “diyalektik materyalizm” ile açıklayan Karl
Marx’la yakalar. Marx evrenin kesinlikle maddeci bir tavırla açıklanması
gerektiğini savunurken, aynı zamanda, gelişen toplumsal sınıfların
çözümlemesini ve bu çözümlemeye dayanarak toplumların geleceğini belirlemeyi
diyalektik materyalizmle yapmaya çalışmaktadır. Marx ve arkadaşı Engels
felsefeye, insanın kendisini, toplumu ve doğal dünyayı kavramasını sağlamak ve
böylece dünyayı daha yaşanılır kılmak üzere değiştirmek gibi önemli bir görev
yükler.
Günümüz felsefesi artık salt doğayı, evreni ve insanı tanımaya
çalışmakla yetinmez. Çünkü, bilimler bu konuda önemli ilerleme sağlamışlar ve
felsefeye bu alanda çok fazla iş bırakmamışlardır Felsefe, artık doğrudan
bilimin kendisine, ahlâka, sanata, dine, politikaya, kısaca, insana ilişkin
tüm uğraşlara yönelmekte ve bir sistem oluşturmak yerine, sorunları kendi
alanı içinde çözmeye çalışmaktadır. Yani, felsefenin artık işlevini
tamamladığını, soyut ve çözümsüz sorunlar üretmek yerine, bilimle ilgilenmek
gerektiğini savunan ve felsefeye yalnızca bilime yardımcı olma hakkını tanıyan
anlayışın aksine, günümüz felsefesi, insan düşüncesinin etki alanına giren tüm
etkinliklerde kendini göstererek alanını daha da genişletmiştir. İnsan
düşünebildiği sürece de felsefe varlığını koruyacak ve işlevini her zaman
yerine getirecektir.