Özetle “Bir toplum içinde yaşayan insanların oluşturduğu tüm
toplumsal kurumların uyumlu bir etkileşim içinde varlığını sürdürmesi” olarak
tanımlanan “Toplumsal Düzen” olgusu, sosyolojik açıdan, en ileri biçimiyle
devletin kurulmasıyla ve yaptığı yasalarla gerçek anlamını kazanır. Bu
nedenle, hangi biçimde kurulmuş olursa olsun, her toplumsal düzen kedini
koruyacak ve yaşatacak olan kuralları ve yasaları da birlikte getirir ve
insanların bu kurallara uymasını ister. Çünkü, yasalar sisteminin, yani
hukukun sağladığı toplumsal düzen, başka bir deyimle “hukuk düzeni”, insanlara
barış, güvenlik, eşitlik ve özgürlük kazandırdığını varsaymaktadır. Öyleyse,
bir toplumsal düzenin varlığının temel koşulu, bir yandan kendine özgü kural
ve yasalara, bir yandan da insanların bu kural ve yasalara uyumunu sağlamak
üzere zorlayıcı kurumlara sahip olmasıdır. Bu koşulları kendisinde
gerçekleştiren organ da devlettir. Siyasetin ve siyasetle ilgili kurumların
yapısını, işleyişini, öteki toplumsal kurumlarla etkileşimini araştırmak
felsefenin değil, siyaset biliminin ve siyaset sosyolojisinin görevidir.
Burada felsefenin asıl işlevi “Tüm insanlık için en yetkin bir toplumsal
düzene ulaşılabilir mi?” sorusunu yanıtlamaktır. Siyaset felsefesinin bu temel
sorusuna ilkçağlardan beri yanıt aranmış ve bazı düşünürler böyle bir düzenin
var olamayacağını savunurken, bazıları da bu soruya olumlu yanıt verip, en
yetkin siyasal düzenin koşullarını çeşitli biçimlerde ortaya koymaya
çalışmışlardır. Örneğin, Platon, “Devlet” isimli eserinde, tek tek bireylerin
değil, toplumun mutluluğunu amaç edinir ve böyle bir mutluluğun ancak en
yetkin devlet biçiminde yakalanabileceğini söyler. İnsanların yetersizliği ve
gereksinimlerini gidermek için başkalarına ihtiyaç duyması devleti doğuran
asıl nedendir. Bu yüzden de, devlet, insanların birlikte yaşamalarını ve mutlu
olmalarını sağlamak için vardır.
ÜTOPYALAR :
Platon’un daha ilkçağda çizmeye çalıştığı ideal devlet modeli,
özellikle 16. yüzyılda Thomas Morus’a esin kaynağı olur. Thomas Morus
(1478-1535) Yunanca “olmayan yer” anlamına gelen “Utopia” isimli eserinde
Platon gibi bir devlet modeli tasarlamasa da, çağının olumsuz toplumsal ve
ekonomik koşullarını eleştirerek, insanların en mutlu ve huzurlu biçimde
yaşadığı bir hayal ülkeyi anlatır.
Thomas Morus, düşlerindeki toplumsal örgütlenmeyi ayrıntılarına
kadar anlattığı eserini şu sözlerle bitirmektedir: “Raphael öyküsünü bitirince
Utopialıların savaş sistemleri, dinleri, törenleri, yasaları, töreleri, daha
birçok kurumları üstünde bir hayli düşündüm. Bunların çoğu olmayacak şeyler
gibi göründü bana… Asıl beni şaşırtan da bu garip devletin parasız, pulsuz
ortak yaşama düzeni oldu. Utopia devletinin birçok özelliklerini kentlerimizde
görmeyi isterdim. Bir umuttan çok dilektir bu…”
Francis Bacon (1561-1626) Yeni Atlantis, Campanella (1568-1639)
Güneş Ülkesi gibi eserlerinde en yetkin toplumsal düzenin koşullarını bir
roman biçiminde dile getirirler.
İstenen ve özlenen toplumsal düzenlerin anlatıldığı ütopya
eserlerin yanı sıra, olumsuzu anlatarak korku yaratan eserlerin en önemlisi
George Orwell’in (1903-1950) “Bin dokuz yüz seksen dört-1984” üdür. Berna
Karaa, İSTEK Acıbadem Lisesi Felsefe Kulübü’nün yayınladığı Logos’un Mayıs
2000’de çıkan 3. sayısında eseri şöyle özetliyor: “Güçlü ve ürkütücü,
pençeleri her yana uzanan, mutlak yetkilerle donatılmış canavar, anarşinin
önüne dikilen tek engel. Mutlak otoriter devlet… Modern devleti Hobbes’un
Leviathan’ından daha iyi anlatan bir simge var mı, diye düşünürken, birden
karşımıza Orwell çıkıyor. Tüm umutlarını tüketmiş, bugünün dünyasında umut ile
gerçeği birleştirmenin olanaksızlığını umutsuzluğun yengisiyle taçlandırmış
Orwell… Her yönüyle kısırlaştırılmış insanın tüm yaşamını denetleyen, insanı
bilinciyle olduğu kadar bilinçaltıyla da avuçlarının içine alan Büyük Birader,
Hobbes’un canavarından daha ürkütücü biçimde canlanıp karşımıza dikilivermiş…
O sizi her yerde gözetliyor… Onun için iktidar araç değil, amaçtır, acı
çektirmektir, insanın kafasını parçalamak ve istenen biçimde yeniden bir araya
getirmektir. Büyük Birader yalnızca kendisi için güç ister, onu başkalarının
mutluluğu değil, yalnızca kendi mutlak iktidarı ilgilendirir. Savaşın barış,
özgürlüğün kölelik, bilgisizliğin güç olduğunu belleklere çakarak geleceğin
tek tip insanını, kotarıp sunduğu her haberi, her bilgiyi içgüdüsel olarak
benimsemeye hazır insanı yaratmayı ister… Büyük Birader insanın geleceğini de
ele geçirmiştir. Geleceği belli olmayan insanlar en yakınlarının belleklerinde
belli belirsiz birkaç iz dışında hiçbir şey bırakmaksızın ortadan kaybolur.
Onların hiç yaşamadıkları varsayılır, isimleri tüm kayıtlardan silinip
buharlaştırılır, ama onlar yok olmaz. Çünkü, partinin amacı insanı yok etmek
değil, değiştirmektir. Sonrakiler onların adını bile bilmezler, geçmişten
olduğu gibi gelecekten de silinip giderler, onlardan geriye hiçbir şey kalmaz.
Hiç yaşamamış gibi silinip giderler, ama parti yok etmez, insanın aklını ele
geçirip değiştirir yalnızca, yeniden biçimlendirir.
Winston, yok olmanın sınırında, aklını koruyarak insanlığını
sürdürmeye çabalamaktadır. Günlüğünün sayfalarını bilinçsizce karalar durur.
Yüzlerce kez yazdığı “Kahrolsun Büyük Birader!..” söylemiyle dolu günlük
sayfalarını her seferinde yırtıp atarak günlük tutma girişimine son vermek
ister. Ama bunu hiç yapmaz. Çünkü, içine düştüğü sarmalın, yuvarlanıp durduğu
kısır döngünün içinde “kahrolsun…” yazmanın da, yazmamanın da farksız olduğunu
düşünmektedir en azından… Düşünce polisinin eninde sonunda yakasına
yapışacağının da bilincindedir. Tek sözcük yazmamış olsa bile yine de tüm
suçları içine alan bir suç işlemiştir. “Düşünce suçu”dur o ve sonsuza kadar
gizlenebilecek bir suç da değildir. Bir süre saklayabilirsiniz, ama yıllar
sonra olsa bile eninde sonunda sizi yakalamalarını engelleyemezsiniz…”
ALEV ALATLI-SCHRODINGER7İN KEDİSİ (KÂBUS):
Server Tanilli “Yaratıcı Aklın Sentezi-Felsefeye Giriş (Adam
Yayınları İst. 1997)” isimli eserinde, ütopyaları “cennet yaratmak isterken
cehenneme yol açmak”la suçlayanlara şöyle diyor: “Ütopyacı, içinde yaşadığı
toplumu beğenmiyor ve ona sırtını çeviriyorsa, alışılmış değer yargılarından,
yerleşmiş ve kalıplaşmış davranış biçimlerinden toplumu kurtarmak, ona yepyeni
bir biçim vermek içindir bu. Neden kötü olsun böylesi bir yaklaşım? Ütopyacı,
alışkanlıklara ve boş inançlara çarptıkları için hep tehdit edilen yeni
düşünceleri denemek amacıyla bir tür öncü laboratuar kurmak ister. Pencereleri
yeniye açma neden güzel olmasın? Tanilli, aynı eserde, gelecek adına bir
şeyler öneren bir düşünce çabası olarak gördüğü ütopyaların Doğu toplumlarında
görünmediğini de belirterek şöyle tamamlıyor sözlerini: “Gerçi orada da
yaşadığı zamanı eleştirenler oldu. Ama bu eleştiriler, geçmişin iyi
zamanlarına dönülmesini düşleyip savundu. Özetle, Doğunun ütopyaları olmadı.
Üzerinde durulması gereken konudur bu…”
İşte Alev Alatlı böyle bir eksikliği giderip, Türk düşünce
dünyasına türünün belki de ilk örneği olan eserini armağan ediyor. Doğu
düşünce dünyasının ilk ütopya türü eseri diyoruz. Kuşkusuz bu konuda
Farabi’nin (870-950) “El Medinetü’l Fâzıla (Erdemli Kent)” isimli eserinin
Doğu dünyasında ilk ütopya türü eser olduğunu söyleyenler de çıkacaktır. Oysa,
Farabi’nin eseri Platon’un “Devlet”inin uyarlamasından başka bir şey değildir.
Platon’un devlet modelinden esinlenerek, en yetkin devleti tüm insanlığı
kuşatan bir dünya devleti olarak gören ve böyle bir devleti erdem üzerinde
kuran Farabi, sonuçta insanı mutluluğa ulaştırmak için kurulan her kenti
erdemli kent sayarak, erdemli kentten erdemli topluma ve oradan da erdemli bir
dünya devletine ulaşır.
Alev Alatlı ise yarattığı korku ütopyasında postmodernizmin “Yeni
Dünya Düzeni”ni ve bu düzende Türkiye’nin yerini sorguluyor.
Marx ve Engels Komünist Parti manifestosunun 1872 Avrupa
baskısında, kapitalizmin 19. yüzyılda kendi düşmanını karşısında bulduğunu
yazıyor. “Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor: Komünizmin hayaleti… Esti
Avrupa’nın tüm güçleri bu hayaleti defetmek için işbirliğine girerek bir
kutsal ittifak oluşturdu. Papa ile Çar, Metternich ile Guizot, Fransız
radikalleriyle Alman polis ajanları…”
1980’lerin başlarında Avrupa’da ikinci bir hayalet dolaşmaya
başladı: Postmodernizm… Ama bu hayalet birincisi gibi ürkütücü ve zebani
kılıklı değil. Sevimli, yaramaz, ele avuca sığmaz bir şey… Ne Avrupa’nın bütün
güçleri bu hayaleti defetmek için kutsal ittifak içine girdiler, ne papayla
yeni çarların, Alman polis ajanlarının işbirliği gerekti… Amerikan
üniversitelerinden, Avrupa başkentlerinden, kültür çevrelerinden para ve güç
desteği bile vardı arkasında… (Bir Özgürlük Yanılsatması: Postmodernizm”- A.
Alper Akçam- Çınarlı Kentin Dili; Bursa Kültür Sanat ve Turizm Vakfı
Yayınları- İst.2002)
Ticaretin ve endüstrinin gelişmesine koşut olarak palazlanan
burjuva sınıfının, dağınık feodal egemenliklerin yerine koyduğu “ulus-devlet”
anlayışı, çağın koşullarına uygun ve akılcı bir toplumsal örgütlenmedir.
Feodal bağımlılıktan kurtulup özgürlüğe açılan kapıdan geçerek özgür işgücü
durumuna gelir insan… Kral-derebeyi-kilise egemenliğine karşı iktidar savaşımı
sürdüren devrimci burjuvanın yarattığı bir gelişimdir modern devlet.
Aydınlanma geleneği, akılcılık, bilimcilik gibi kavramlarla birlikte aklımıza
gelen “ulus-devlet”, sahip olduğu ezici güç karşısında bireyi ve kamusal alanı
korumayı amaçlayan denge girişimlerine karşın, en üstün denetim gücü ve
bir-örnekleştirici mutlak otorite olarak varlığını korur. Batı Avrupa
burjuvazisinin 18. yüzyıldaki devrimci kimliğinin ürünü olan ulus-devlet
anlayışı, kapitalizmin gelişmesi ve emperyalizme dönüşmesi sürecinde ortaya
çıkan küreselleşme girişimiyle birlikte, yeni bir kimlik kazanma kaygısına
düşer. Günümüz dünyasında artık ulus-devletin sınırları aşılmış, kapitalist
birliklerin denetimi altında, Batı kültürünün bir dünya kültürü haline
getirilmesi çabaları yoğunluk kazanmıştır.
19. yüzyıl kapitalizmi, gelişmiş Batılı ülkelerle özdeşleşmiş
merkezi ve otoriter bir devlet yapısı, pozitivist akıl, ulusal kültür, tarih
ve dil anlayışıyla modernizmin kimliğini oluşturmuştur. Sermayenin
küreselleşmesi sürecine koşut olarak, böyle bir kimliğin karşısına, toplumsal
ve kültürel çoğulculuğu, köktenci bir demokrasi anlayışına eşlik eden yerel
yönetim anlayışını, bilimin ve teknolojinin baş döndürücü gelişimini kuşku ve
korkuyla karşılamayı, bilimsel yasaların kesinliği ilkesinden belirsizliğe ve
göreceliğe geçişi simgeleyen postmodern kimlik yerleştirilir.
Yeni süreç, yani postmodernizm kimilerine göre özgürlüktür, tüm
iktidarlara başkaldırır. Kimilerine göre, birey olmayı başarmış insanın
devrimci ruhudur, aykırılığı ve karşı duruşu simgeler. Kimilerine göre de,
toplumla ilgili tüm sorumluluklardan kurtulup dilediğince yaşayabilmektir.
Nasıl nitelenirse nitelensin, postmodernizm, özde, sermayenin
küreselleşmesinin insan üzerinde yarattığı olumsuzlukları öne çıkaran bir
anlayış oluşturma çabası içinde, çoğunlukla kapitalizme yönelik bir eleştiri
gibi görünse de, emperyalist sömürünün özünü görmezlikten gelerek,
uzantılarıyla uğraşır. Derin bir kuşku ve belirsizlik içine düşen insan, bağlı
olduğu kültürün ve değerlerin tek tek çözülüp parçalanması sürecinde, tüm
iktidarlara ve çoğu kez olumsuzlukların kaynağı olarak gördüğü baskıcı devlete
karşı çıkma adına, kapitalizmin sömürgeciliğe dönüşen yapısı görmezlikten
gelindiği için, yoğun bir umutsuzluğa açılır.
İşte bu noktada Alev Alatlı, birincisi bir korku ütopyası
kurgulayan “Schrodinger’in Kedisi (Kâbus)” isimli eseriyle postmodernizmin
“Yeni Dünya Düzeni”ni ve bu düzende Türkiye’ni yerini sorgulamaya girişiyor.
Ardından da ütopyanın ikinci kitabı “Rüya” ile yeni fiziğin kesinliği ve
olanaksızlığı yadsıyan düşünme dizgesi içinde, umutsuzluğu umuda dönüştüren
yeni bir toplum yapısını sunuyor.
“Yeni Dünya Düzeni”nin zirvesinde Yüce Pir yıldızı… Sonsuz gücü,
merhameti, iyiliği, sevecenliği ve ışığıyla insanlara postmodernizmin maddesel
ve tinsel refahının yollarını açan Yüce Pir, yani uluslar arası sermaye ve
onun en güçlü simgesi ABD… Bir yandan da İmre Kadızade, bir cinayet sanığı,
nihilist psikolog… Uluslarası Af Örgütü tarafından “kendisine bir dünya kurma
becerisinden yoksun bırakmak suretiyle, yeğeni Devrim Kuran’ın ölümüne
yardımcı olmak”la suçlanmış. Örgütün yargıçları yetersizlik kararı alınca
davayı ”Dünya Anti-Nihilist Sivil Toplum Örgütleri Birliği”ne devretmiş…
Kadızade’nin “yeniden arınma” başvurusu kabul edilerek, “İnsan Haklarını
Sistematik Olarak İhlal Edenleri Dönüştürme Programı”na alınmış.
Bilgi sistemini kitaplarla dolu kütüphanelerden CD’lere ve
internete kaydıran postmodernist açılım, bu gelişmeyi her türlü bilgiye
ulaşmada kolaylık olarak sunuyor insana ve bilgi çağının ancak internetle
yakalanabileceği düşüncesini yaygınlaştırıyor. Bilgiye ulaşmanın ve bilginin
dolaşımının kolaylaşmasıyla, dünya “evrensel bir köy”e dönüşecektir. Öyle bir
izlenim yaratılmıştır ki, bilgi sanki tüm insanlığın yararına sunulmuştur ve
herkes bu zenginlikten payını almaktadır. Oysa, egemen yapının internette
sunduğu bilgi, Yüce Pir’in “gelişmemiş ülkeler için yeterli gördüğü bilgi”dir.
Waldorf Astoria Oteli’nin o gece müşterilerine hangi yemekleri sunduğunu
öğrenebilirsiniz, ama gerçek bilgiye hiçbir zaman ulaşamazsınız.
Alatlı, birinci kitabında parçalanmış ve “Yeni Dünya Düzeni”yle
bütünleşme sürecinde bir Türkiye modeli çiziyor. Çok kısa bir süre içinde, bir
yaşam boyuna sığacak kadar kısa bir süre içinde farklı inançları ve farklı
dünya görüşlerini yaşamış olan toplum, bu kadar kısa sürede gerçekleşen hızlı
değişimlerin doğal ve kaçınılmaz bir sonucu olarak “Afazi”yi yaşamakta… Afazi,
hasta için dışarıdan izlenebilen konuşma bozukluğunun çok ötesinde büyük bir
konfüzyonel boşluğu anlatıyor. Beyin hastalığı sonucu sözlü ve yazılı iletişim
işlevlerinde ortaya çıkan kayıpların saptanması klinik afazi tanısının özünü
oluşturmakta… Afazik kişi, konuşma ve anlama bozukluğunun ortaya çıkmasına
neden olan büyük karmaşayı yaşayan kişidir. Bu karmaşa her şeyi planlayıp,
hazırlayıp, yalnızca söyleyememekten, her türlü sesi algılayıp sadece
anlayamamaktan ibaret değildir. Yani afazi yalnızca bir kodlama sorunu değil,
bundan öte, kodları düşünememe sorunudur. Çevreden gelen sesli ve yazılı
uyaranların bireyde hiçbir izlenim uyandırmadığı bir boşluk ve silinmişliktir.
Ülke önce 1950’lerde bir köyden kente göç olgusu yaşamıştır.
Kadızadeleri Çankırı’nın Çerkeş ilçesinin Körkuyu köyünden alıp büyük kente
getiren göç olgusu ve kırsal kesimde yaşananlar… Kadınları akılca ve dince
eksik olarak gören, gökteki yıldızların iblisi taşlamak için yaratıldığını
düşünen insanlar. Kente göçle birlikte darmadağın olan değerlerin dünyası ve
insanların içine düştüğü şaşkınlık. Sonra yeni eğitim sisteminin, kırsal kesim
insanının tümüyle dinsel temeller üzerine kurulmuş olan dünya görüşünü
kökünden sökmesi ve insanı hiçe indirgeyen, “Allah’ın kulu” olarak bile bir
işe yaramadığı düşüncesine sürükleyen yapısı. her şeyin yeni baştan
sorgulanması ve ardından yetişen sosyalist düşünce, ateizmle kol kola giden
bir sosyalist düşünce aşaması. Bu kez insanlar “Tanrı” kavramından bile
vazgeçecek duruma gelirler. Derken… 80’li yıllar ve serbest piyasa
ekonomisinin, köşeyi dönme felsefelerinin, kirli paranın hiç de korkulacak bir
şey olmadığı düşüncesinin kafalara yerleşmesi… Ardından tek kutuplu dünya,
yeni dünya düzeni, “ulus-devlet” ilkesinin rafa kaldırılması ve küreselleşen
dünyada ulusçu düşüncelere yer olmadığı anlayışları… Böylesine hızlı değişim
ve dönüşümün zorunlu sonucu olarak da “Toplumsal Afazi”…Türkiye’nin böyle bir
beyin hastalığı geçirmesi için de kafasına taş düşmesi gerekmiyor ve ülke bu
hızlı değişimi aynı canlılıkta yaşamayı sürdürüyor. Sonuçta, Türk insanı
söylenenleri söylendiği biçimde anlamadığı gibi, istediğini de istediği
biçimde söyleme yeteneğini yitirmiş…
Demokritosçu anlayışın uzantısı olarak zorunluluğa dayanan Newtoncu
fiziğin ve pozitivizmin sorgulanması, gözlem ve deney sonucu elde edilen
bilgilerin, ya da bilimsel kuramların kuşkuyla karşılanması postmodernist
bilim anlayışının belirleyici özelliğidir. Bu bilim anlayışı bilimsel
kesinliği sorgular. Heisenberg’in kuantum mekaniğinde bazı şeylerin ilkesel
olarak bilinemezliğinin matematik formunda kanıtlanması, Schrodinger’in
deneyinde kedinin yaşayıp yaşamadığını rastlantıların belirlediğini ortaya
koyması, belirsizliğin ve rastlantıların ağırlık kazandığı yeni fizik
anlayışına yönelişin ana nedeni olur. Bu gelişme, “Bir şey ya A’dır, ya
değildir” ilkesine dayanan Aristo mantığıyla insanlığın vedalaşması, yerine
“Bir şey hem A, hem de B olabilir” ilkesinin konmasıdır. Klasik fiziğin yapay
bir dünyası var. Fizik doğrusal sistemleri çözüyor, ama gerçek dünyada
doğrusal sistem yok. Şunu şöyle etkilersen bu sonucu alırsın, diye kesin bir
şey söyleyemiyoruz. Gerçek dünya doğrusal değil. Doğrusal olmayan sistemlerin
başlangıç noktalarında meydana gelen en ufak bir değişiklik beklenmedik
sonuçlar doğurabiliyor. Bu gerçeği ilk kez Buda görmüştür. Aristo’dan iki yüz
yıl önce sözcüklerin ak-kara dünyasını deler Buda… Dili bir perde gibi
düşünürsen, “gök mavidir” tümcesinin göğün rengarenk olan aslını örttüğünü
görürsün. Buda salt görünenle yetinmeyip, dilin ve görünüşün arkasına geçmeye
çalışarak bu perdeyi açar, arkasındaki dünyanın çelişkilerle dolu olduğunu
görür. Hem mavi, hem de mavi olmayan gökyüzü gibi… Olasılıktan rahatsız olan
Einstein dindar bir insandır. “Tanrı zar atmaz” derken onu söylüyor.
Matematiğin dünyası tanımladığın dünyaya uymaz. Matematik dünyası sahici
dünyadan farklıdır. Birisi yapay, öteki gerçek. Biri cetvelle çizilmiş gibi
düzgün, diğeri dağınık, puslu… Bu yüzden Einstein “Matematik yasaları gerçeği
yansıttıkları sürece kesin değildirler. Kesin olduklarında gerçeği
yansıtmazlar…” diyor. Burada gerçek diye nitelenen somut nesnelerin, fiziksel
gerçekliğin dünyası… Alev Alatlı, bunu en çok Türk insanının anlaması gerek,
diyor. Çünkü, ona göre, Türk insanının dağarcığında tasavvuf felsefesi var,
Nasreddin Hoca var. Tasavvuf Türk insanına iyinin de kötünün de aynı şeyin iki
yüzü olduğunu, kimi zaman iyinin kötü, kötünün de iyi olabileceğini öğretmiş.
Türk insanı Nasreddin Hoca’nın “sen haklısın, sen haklısın, sen de haklısın…”
kültürünü de özümlemiş. Artık insanın ne tam iyi, ne de tam kötü olamayacağını
biliyor. Bu bilgiyi ekonomik sistemlere, yönetim biçimlerine uyarlaması o
kadar zor değil. Yeni Dünya Düzeni’nin “Tekleşmiş Varoluş, Tekleşmiş Dünya”
düşüncesine dayanan öğretilerinin kurtuluşu tek bir bilinç ve herkesin tek bir
ben’den ibaret olduğu dayatmasına boyun eğmiş olan İmre Kadızade, modernizmin
artığı yerel duyarlılıklardan kurtulma talebini yineler ve benliğini “Bir
dünya, bir devlet, bir bayrak “ ilkesine adarken, bir kurtuluş yolu da açılır
karşısına. Mucizeler diyarına giden yol, insanların gerçekliklerinin çevresine
göre değiştiği , kuantum fiziğiyle tasavvufu bağdaştıran düşünce
değişikliğinin açtığı kurtuluş yolu…