En ilkelinden en gelişmişine kadar hangi toplum tipine bakarsak
bakalım, toplumsal yapıda ilk gözümüze çarpan şey, insanlar arasında belirgin
bir eşitsizliğin varlığı olmaktadır. Yönetim hakkını elinde bulunduranlar,
toplumun ayrıcalıklı kesimi olarak, toplumsal tabakalaşma piramidinin üstünde
yer alırken, yönetilenler hep alt katmanları oluşturuyor. Böyle bir
yapılaşmada önemli olan, bir insanın, yada bir topluluğun, başka bir insanı
yada insanları bir şeyi yapmaya, yada yapmamaya zorlama hakkını nereden aldığı
sorusunu yanıtlamaktır. Toplumu yönetme hakkını, yani otoriteyi elinde
bulundurmak demek olan siyasal iktidar olgusunu incelemeye başladığımızda iki
temel öğeyle karşılaşıyoruz: Bunlardan biri, başkalarına boyun eğdirmek
(itaat), diğeri de bunu sağlayacak olan zorlayıcı güce ve araçlara sahip
olmak… Başkalarına boyun eğdirme gücünü nereden aldığı konusu siyasal
iktidarları hiç ilgilendirmiyor. Ancak, araştırdığımızda görüyoruz ki, bir
toplumda yöneten-yönetilen farklılığının ortaya çıkışı, çoğu kez ekonomik
nedenlere dayandığı gibi, zaman zaman dinsel, yada biyolojik nedenlerden
kaynaklanabilir. Yada Hobbes, Locke, Rousseau gibi sözleşmeci düşünürlerin
dile getirdiği gibi, insanlar düzenli bir toplum içinde yaşayarak doğal
haklarını güvence altına almak amacıyla sahip oldukları hakların bir bölümünü
akılcı bir yaklaşımla ve kendi özgür istençleriyle yöneticilere devretmiş de
olabilirler. Öyleyse, asıl sorun, insanların neden bir otoriteye boyun eğme
gereksinimi duyduklarıdır. İnsanı yaradılışı gereği bencil ve çıkarcı sayan
düşünürler, çoğu kez duygularına ve tutkularına kapılan insanın, kişisel istek
ve hırslarını, kin ve düşmanlıklarını öne çıkararak, düzenli bir toplum içinde
yaşamayı olanaksız kıldığını savunurlar. Öyleyse, bir arada yaşamak zorunda
olan insanlar varlıklarını sürdürebilmek için akıl ve istençlerini hırs ve
arzularının önüne koyabilselerdi, o zaman nihilizmin temel dayanağı
güçlenecekti. Böylece, nihilist ve anarşist düşüncenin, insanın somut
dünyasını yadsıyan, en yüksek değerleri değersiz kılan öğretisi haklılık
kazanacak ve toplumsal düzeni sağlayacak olan kurallara ve bireyi bu kurallara
uymaya zorlayan din, devlet, ahlâk, aile gibi kurumların varlığına da gerek
kalmayacaktı. Oysa, insanın doğası bir arada ve düzenli biçimde yaşamayı
olanaksız kılınca güçlü bir otoriteye gereksinim doğdu ve bu otorite giderek
kurumsallaşarak devlet örgütünü yarattı.
Gerçekten, toplumların kargaşa ve düzensizlik durumunu uzun süre
yaşamadığı anlaşılıyor. Daha İÖ:4000 yıllarından başlayarak, Mezopotamya’da,
ekonomik ve toplumsal gelişmelere koşut olarak, güçlü kent merkezlerinin
oluştuğunu, önceleri kent devletleri biçiminde örgütlenen siyasal yapının, İÖ.25.
yüzyıldan başlayarak, egemenliği geniş topraklara yayılan güçlü krallıklara
dönüştüğünü görüyoruz. Daha İÖ.2450 yılında Akad kralı I. Sargon tüm
Mezopotamya kentlerini birleştirmekle yetinmemiş, egemenliğini Babil’den
Kıbrıs’a kadar genişletmiştir. Sümer kent devletlerinin sosyolojik yapısını
incelediğimizde, toprağın sahibi sayılan site tanrısı adına toprak mülkiyetini
ve topraktan sağlanan geliri sahiplenen din adamlarının toplumun en
ayrıcalıklı kesimini oluşturduğunu görüyoruz. Öte yandan, gücünü tanrıdan alan
kral ve onun çevresinde oluşan bir devlet yapısı Sümer kentlerinin belirleyici
özelliğidir. Din, devlet yapısının ayrılmaz bir parçasıdır ve devletin varlık
amacı kralın ve saray çevresinin mutluluğunu sağlamaktır. Din adamları
ekonomik üstünlüklerini ve ayrıcalıklarını korumak adına, çoğu kez, “Tanrı
adına yöneten” kralla uzlaşır. Ama bu uzlaşma zaman zaman bozulur ve kralla
rahipler arasında egemenlik savaşları başlar. Örneğin, Sümer kralı Urugakina
adına yazılmış olan yazıtlarda, kralın rahiplerle olan savaşımı ve bu savaşım
sonunda halka özgürlüklerinin verildiği anlatılır. “Özgürlük” sözcüğünün ilk
kez geçtiği yazılı belgeler Urugakina yazıtları olsa da, halka özgürlüğünü
verdiğini söyleyen kral, toplumsal sınıf farklılıklarını ortadan kaldırmış,
kölelerin durumunda iyileştirme yaratmış değildir. Toplumda düzeni sağlayan
yazısız kuralların, gelenek ve göreneklerin yazılı biçim alması, yani devletin
ilk kez yazılı hukuk metinlerine bağlanması da Ur Kralı Ur Nammu tarafından
gerçekleştirilmiştir.
Genellikle Batılı kaynaklarda site devletlerinin kurulması Yunan
siyasal tarihiyle bağlantılı olarak anlatılır. İÖ: 800-600 yılarında artık
belirginleşen Yunan site devletleri (polis), belki devletin değil, ama
yönetime doğrudan katılan özgür kentli yurttaşın ve dinsel temellere
dayanmayan, gücünü tanrıdan değil, yasalardan alan bir yönetici tipinin
doğduğu yerleşim birimleri olarak düşünülmelidir.
Sosyolojik açıdan, kralın ve büyük toprak sahibi soyluların siyasal
egemenliğini pekiştiren ve toplumsal sınıflar arasındaki olası çatışmayı
giderecek bir güç, anlaşmazlıkları çözecek bir hakem olarak doğduğu bilinen
devletin doğuşu, işlevinin ne olduğu, en yetkin bir toplumsal düzenin kurulup
kurulamayacağı gibi sorunlar siyaset felsefesinin belli başlı sorunlarını
oluşturuyor. Kuşkusuz, bir siyaset felsefesinin doğması için öncelikle
felsefenin doğmuş olması ve insanların bir felsefi kültüre, bir felsefi bilgi
birikimine sahip olması gerekiyor. Bu birikim de önce Batı Anadolu
sitelerinde, Hellas’da, Trakya’da, İtalya’da karşımıza çıkan doğa
filozoflarıyla başlayıp, Antik Yunan düşünce döneminde en üst düzeye ulaşmış
durumdadır.
Doğa filozofları, evrensel düzen ilkesine ulaşmaya çalışırlarken,
aynı zamanda, toplumsal düzen düşüncesine de yer verirler. Örneğin,
Anaximandros adaleti belirlenmiş sınırların aşılmaması olarak tanımlarken,
tanrıların da adaletli olması gerektiğinden söz eder. Pythagoras evrenin temel
ilkesi olarak belirlediği sayı kavramından yola çıkarak, tanrı ve adalet gibi
kavramları da sayılarla açıklamaya çalışır. Nasıl ki, insanı akıl yönetiyorsa,
toplumları da akıllı ve bilge kişiler yönetmeli ve yönetilen inanlar
yöneticilere mutlak anlamda boyun eğmelidir.
Evrendeki oluş ve değişimi diyalektikle açıklayan Herakleitos’un da
savaşı her şeyin babası sayması hiç anlamsız değildir. Çatışmanın mutlak,
birliğin ise değişken olduğunu göstermeye çalışan Herakleitos’a göre, her
birlik yeni bir çatışmaya dönüşecektir. “…Savaş Tanrıları ve insanları,
özgürleri ve köleleri yaratır…” Bunların birbirleriyle çatışması da bir
zorunluluktur. Toplumsal düzenin temelinde çatışmanın yattığını kavrayan
Herakleitos, soyluların egemenliğini yıkacak olan gelişmenin dinamizmini ve iç
çelişkilerini kavramış, kendisinin de üyesi olduğu soylu sınıfın egemenliğini
olabildiğince uzatmak için, zorba ve baskıcı bir azınlık yönetimini, halkın
yönetimi demek olan demokrasiye yeğlemiştir.
Doğada rastlantıya hiç yer vermeyen, her olguyu zorunlu bir
neden-sonuç ilişkisine bağlayan Demokritos da, insanın tehlikelere karşı
kendini koruma güdüsünün toplumu yarattığını, devletin ise toplumsal
çatışmaları giderecek bir araçtan başka bir şey olmadığını savunur.
Felsefeyi doğadan insana yönlendiren ve insana büyük önem vererek
her şeyin ölçüsü olduğunu savunan sofistler, bilginin kesinliği konusundaki
kuşkularını dile getirirlerken, aynı zamanda, tüm yerleşik değerlerin,
inançların, hukuk sisteminin de sorgulanmasını sağlarlar. İlk kez, doğal hukuk
ile insan eliyle konmuş pozitif hukuk arasındaki karşıtlık dile getirilir.
Doğanın tüm insanları özgür ve eşit yarattığını, insanların kendi eliyle
yaptığı yasaların eşitsizliği pekiştirdiğini ve bazı insanları
köleleştirdiğini korkusuzca ortaya koyarlar.
İnsanların devlet öncesi dönemlerine ilişkin olarak düşünülen bir
doğa durumuna ve bu durumda düzensizliğin mi, yoksa bir doğal düzenin mi
egemen olduğuna yönelik tartışmalar özellikle 17. yüzyılda yoğunlaşır. Thomas
Hobbes doğanın insanları eşit yarattığını, ama bu eşitliğin düşmanlıkları da
beraberinde getirdiğini savunur. Hobbes’a göre, insanların temel güdüsü
varlıklarını korumak ve sürdürmek, ardından da gereksinimleri gidermek ve
hoşuna gideni elde etmeye çalışmaktır. Ama, bir şeyi elde etmeye çalışan insan
karşısında aynı şeyi isteyen başka birini bulacak ve bu yüzden aralarında bir
savaş başlayacaktır. İşte bu yüzden, devlet öncesi doğa durumu bir kargaşa ve
savaş durumundan başka bir şey değildir. Sürekli savaş ortamında güvenden de,
adaletten de söz edilemez. Kargaşa ve savaş ortamında her şey herkesindir,
yani benim, yada senin ayırımı söz konusu değildir. Senden daha güçlü biri
gelip elindekini alıncaya kadar o şey senindir. Hobbes’a göre, doğa durumunda
insan insanın kurdudur.
Hobbes’un “Leviathan”ında bir kargaşa ve savaş durumu olarak
nitelenen devlet öncesi dönem, John Locke’a göre tam bir barış ve mutluluk
içinde geçer. Doğal olarak eşit ve özgür olan insan, yaşamını doğal koşullar
altında karşılıklı yardımlaşmayla ve sevgiyle sürdürmektedir. İnsanlar
arasında doğal yasaların sağladığı bir düzen vardır, yani doğa durumunda insan
özgürlüğünü hiç kimseye zarar vermeden yaşar. Doğal yasayı çiğneyenler, aklın
koyduğu kurallardan da sıyrılmış ve toplum için zararlı olmaya başlamıştır.
Artık böyle bir insanı herkes cezalandırabilir. Mülkiyet hakkı da güce değil
emeğe dayanmaktadır. Yani, her şeye sahip olmanın yolu güçten değil,
çalışmadan geçer. Bir toprak parçası onu işleyenin malıdır, kimse elinden
alamaz.
18. yüzyılda Rousseau’ya göre, “…bir ağacın meyvesiyle karnını
doyuran, yakınındaki bir pınardan suyunu içen ve aynı ağacın altında yatıp
uyuyan insan”ın mutsuz olması için hiçbir neden yoktur. Doğa durumunda
insanlar ne iyi ne de kötüdürler. Suç, erdem nedir bilmezler, aralarında bir
savaş da yoktur.
Toplumun ve devletin kökenini açıklamaya çalışan düşünürlerden çoğu
hep uygarlık öncesi bir dönemden, bir doğa durumundan söz etme gereği
duymuşlar… Böyle bir dönem yaşanmış mı, yaşanmamış mı bilinmez. Aslında bunun
pek fazla bir önemi de yok. Bir devlet öncesi durumunun ne olduğunu,
düzensizlik ve kargaşadan bir “devlet düzeni”ne nasıl ve hangi gerekçeyle
geçildiğini açıklamak için böyle bir varsayıma başvuruluyor. İnsanın aklını
kullanarak sahip olduğu hakların bir bölümünü başkalarına devretmesi ve bir
sözleşme yaparak “devlet” kurumunu oluşturması, düşünürleri, adına “devlet”
dediğimiz en üst düzeyde toplumsal örgütlenmenin aslında aklın zorunlu bir
sonucu olduğu konusunda birleştiriyor.
Toplumların tarihsel gelişiminin belli bir aşamasında ortaya çıkan
“devlet” kavramının nasıl doğduğu sorusuna yanıt aramak, kuşkusuz,
antropoloji, sosyoloji ve politika bilimlerinin görevidir. Devlet, ister
Marksist düşünürlerin dediği gibi, bir toplumsal sınıfın diğer toplumsal
sınıfları baskı altında tutmak için kullandıkları bir araç olsun; isterse,
Hegelci düşüncede anlatıldığı gibi, bireysel çıkarlarla genel çıkarları
uzlaştıran bir hakem, ahlâk idesinin en yüksek biçimde dile getirildiği bir
kavram olsun, insanların böyle bir kuruma neden gerek duyduğu sorusunun
yanıtlanması siyaset felsefesinin temel konularından biridir. Çünkü, devletin
kökenini açıklamaya çalışan düşünceler, aslında devletin varlık amacının,
görev ve sorumluluğunun ne olduğunu somut biçimde ortaya koymaya yöneliktir.
Örneğin, devletin doğal bir varlık olduğunun düşünülmesi, bizi devletin kendi
amaçlarını istediği gibi belirleyebileceği ve bu amacın bazen toplumun genel
çıkarlarıyla da uyuşamayabileceği gibi bir sonuca götürür. Oysa, devletin
akılcı bir sözleşme sonucu ortaya çıktığını savunmak, devletin, ister istemez,
toplumun genel çıkarlarını gözetmek zorunda olan ve onu topluma karşı da
sorumlu kılan bir organ olduğu anlayışını getirecek ve devletin organlarının
oluşumunda, toplumu oluşturan bireylerin de rolü olduğunu ortaya koyacaktır.
(Bak. “Anayasa Hukuku (Demokrasi)” Prof. İlhan Arsel- Sıralar Matbaası İst.
1968)
Yalnızca kavramsal bir gerçekliği olan, yani yalnızca insanlar onu
düşündükleri için var olan devlet, iktidar yetkisinin artık bireysellikten
kurtularak kurumsallaşmasını da simgeler. Böylece, insanlar artık iktidarı
güçle, sahip olduğu tinsel niteliklerle, ya da kurnazlıkla ele geçirmiş olan
iktidar sahibine boyun eğmekten kurtulup, görev ve yetkileri yasalarla
belirlenmiş, meşru bir devlet iktidarına boyun eğmeye başlayacaklardır.