“Akıl yalım gibidir, canlı kalmak için kendi özünü yer.
Akıl durmadan daha çok akıl ister; tükenmek nedir bilmeyen
bir çabayla sınırlarını genişletmeden edemez. Sınırları genişle
dikçe de akıl-olmayanla sınırdaşlığı genişler…”
Nermi UYGUR- “Yaşama Felsefesi”nden
Bilgi kuramının ana tartışma konusu olan “insanın elindeki
olanaklarla doğru bilgiye ulaşıp ulaşamayacağı” sorusuna olumlu yanıt veren ve
doğru bilginin hangi kaynaktan geldiğini belirlemeye çalışan düşüncelerin
sistemli bir biçim alması Antik Yunan düşünce çağına ve özellikle Platon’a
geri götürülebilir. Bilgi konusuna bölük pörçük yaklaşımlar ilk kez doğa
filozoflarında görülmekle birlikte, Platon ilk kez bilgi konusunu başlı başına
bir felsefe sorunu olarak ele alıp tartışmaya açar. Zaten, felsefenin bilgi,
varlık, ahlâk, estetik, politika gibi temel konularına belirli bir görüş
çerçevesinde yanıt arama çabası olan sistemli felsefe çalışmalarını ilk
başlatan da Platon’dur.
Doğru bilginin kaynağını akıl, duyum ve deney, algı, sezgi gibi
farklı bireysel yeteneklere bağlayan, yada doğru bilginin ölçütünü olgularla
uygunluğa, pratik yarara indirgeyen farklı bilgi anlayışları, epistemolojinin
(bilgi kuramı) günümüze kadar uzanan gelişme çizgisinde zenginleşerek gerçek
anlamına kavuşur.
A.) AKILCI BİLGİ ANLAYIŞI (RASYONALİZM)
1.) İLKÇAĞ RASYONALİSTLERİ :
Doğru bilginin kaynağının akıl olduğunu savunan rasyonalist düşünce ilkçağda
Sokrates’le başlar ve Platon’la sistemli bir biçim kazanır. Aklın doğru
bilgiyi kazanabilecek tek yetenek olduğu ve doğru bilgiyi insanın zaten
doğuştan akılda getirdiğini savunan ilkçağın rasyonalist düşünürlerine karşı,
yeniçağ rasyonalistleri aklı doğru bilginin deposu olarak görme anlayışını
terk ederek, bizi doğru bilgiye götüren yetenek olarak aklın doğru
kullanılması halinde doğru bilginin kazanılabileceğini söyleyeceklerdir.
SOKRATES (İÖ.469-399) evrenin nasıl var olduğu, temel ilkesinin ne
olduğu gibi fiziksel düşüncelerle hiç ilgilenmez. Doğayla ilgilenmek
Tanrıların işine karışmaktır. Tanrılar eğer isteselerdi, gizledikleri
bilgileri insanlara verirlerdi. O, Delphoi tapınağında yazan “kendini tanı…”
öğüdünü kabullenmiştir. (“La Philosophia Grecque” –Charles Werner-Paris 1983,Payot)
Tapınağın rahibi de tanrıların Sokrates’ten daha bilgili kimse olmadığını
söylediğine tanıklık etmektedir. Sokrates rahibin sözlerinin doğruluğunu
araştırır. Bilgili sandığı birçok kişiye gider, sonunda en bilgili insanın
yine kendisi olduğuna karar verir. Çünkü onlar, her şeyi bildiklerini ileri
sürüyorlar. Oysa hiçbir şey bildikleri yok.Ama kendisi hiçbir şeyi bilmediğini
bilmekle diğerlerinden daha fazla bilgi sahibi olduğunu göstermektedir. Gerçek
bilge yalnızca Tanrıdır ve ona kimin gerçekten bilgili olduğunu gösterme
görevi vermiştir. (“Devlet”-Platon-Çev. Sabahattin Eyüboğlu-M.Ali Cimcoz-Remzi
Kitabevi İst. 1962)
Sokrates’e göre, varlıklar maddeseldir, fakat evrensel ruh
aracılığıyla bir araya gelirler ve uyum sağlarlar. Bireysel ruh nasıl insanı
yönetiyorsa, evrensel ruh da öylece evreni yönetir. İnsan ruhuyla evrensel ruh
arasında sezgi aracılığıyla ilişki kurulabilir. (Charles Werner-A.g.y)
Sokrates’in evrensel ruh dediği tanrısal akıldır ve doğru bilgi de böyle bir
evrensel ruhu, yani tanrısal aklı tanımaktır. İnsan aklı evrensel akılla
ilişki içinde olduğuna göre, “kendini tanımak” aklın derinliklerine inmek,
evrensel ruhla özdeşleşmek, yani bilim yapmaktır.Gerçeği arayan, doğru bilgiye
ulaşan tek varlık evrensel akıldır ve bu akıl bedenden bağımsız yaşarken
evreni tanımıştır ve şimdi onu hatırlamaya çalışmaktadır. Aramak, bulmak,
bilim yapmak ise hatırlamaya çalışmaktan başka bir şey değildir.Salt doğru
vardır. İnsan bu tümel salt doğruyu öğrenebilir. Bilgi, duyu bilgisi olarak,
kişiden kişiye farklı biçimlerde karşımıza çıksa bile insan aklının evrensel
akıla yaklaşmasıyla sağlam ve herkes için geçerli bilgilere ulaşılabilir. Bu
da episteme, yani aklın bilgisidir. Sokrates’in amacı duyumlarla elde edilen
tek tek tasarımların değil, genel kavramların bilgisine ulaşmaktır. Çünkü,
kavramlar nesnenin özünü bildirir. Onun aradığı doğruluk, erdem, adalet, iyi
hep kavramsaldır. Bu kavramların bilgisi zaten insanın ruhunda vardır.
Sokrates’in annesi ebe. Sokrates de “ben bir ebeyim” diyor, ama çocuk değil,
fikir doğurtan bir ebe. Bunun için de, bireysel aklın evrensel akılla
ilişkisinden ötürü, insanın doğuştan kazandığı bilgiyi hatırlaması gerekir. Bu
hatırlamanın yöntemi diyalog/karşılıklı konuşmadır. Sokrates diyaloglarında,
önce sofistlerin daha çok inandırma sanatına ve söz ustalığına dayanan ve onun
yüzeysel diye nitelediği bilgilerle alay eder (Ironi). Sonra da ruhta uyku
halinde bulunan düşünceleri uyandırmaya çalışır (maiotique). Sokrates’in
düşüncelerini hep öğrencisi Platon’un eserlerinden öğreniyoruz. Sokrates hiç
eser yazmamış, hep gençlerle konuşmuş, tartışmış. Ama tartışmalarının hiçbiri
olgusal içerikli değil, hep kavramsal olduğu için bu tartışmaya en uygun
yöntem olan karşılıklı konuşmayı kullanıyor. Böyle bir tartışmanın konusu da
olgusal değil, yalnızca mantıksal olacak ve mantık kurallarını, dil bilgisini
en iyi biçimde kullanan kişi kendi görüşünü karşısındakine kabul ettirecektir.
PLATON' un (İÖ.427-347) eserlerini okuduğumuzda hep Sokrates’le
karşılaşırız, ama, eserlerinde dile getirilen görüşlerin ne kadarı
Sokrates’in, ne kadarı Platon’un pek belirli değil… İdea öğretisini
oluşturmaya çalışırken de Platon’un pek çok görüşü kaynaştırdığını görüyoruz.
Özellikle de, Sokrates’in aracılığıyla, çağının dinsel anlayışını
biçimlendiren Orpheusçu öğelerden etkilendiği anlaşılıyor. Platon’un düşünce
sisteminde önemli bir yer tutan, ruhun ölümsüzlüğü, duyular dünyasının dışında
bir dünyanın varlığını kabullenme, akılla gizemciliğin kaynaşması
anlayışlarında bu etkiler belirginlik kazanıyor. Üstelik, Platon bu etkilere
Parmenides’in “Bir Varlık” anlayışından da çizgiler katmış. Parmenides’in,
asıl gerçeğin hiç değişmediği ve bizim değişme gibi gördüklerimizin, aslında
bir yanılgıdan başka bir şey olmayacağı anlayışı, Platon’u idea öğretisine
götürüyor. Öte yandan, Herakleitos’un , evrendeki her şeyde sürekli bir oluş
ve değişmenin varlığını, nesnel dünyada değişmenin, değişmeyen tek şey
olduğunu savunan düşünceleri, Platon’un duyular dünyasının gerçekliğini
yadsımasına yol açıyor. Böylece, Platon’un değişmeyen tek gerçeği, aklın ürünü
olan idealar dünyasında araması da doğallık kazanıyor. Tüm bu etkenler ,
Platon’u asıl gerçeği ve doğru bilgiyi nesnel dünyada değil, salt akılda
tasarlanan idealar dünyasında aramaya götürüyor olmalı…
Platon birbirinden özce ve nitelikçe farklı iki dünyanın
varlığından söz ediyor. Bunlardan biri, içinde yaşadığımız ve duyu
organlarımızla kavradığımız nesnelerin dünyası, ki Platon buna “duyular
dünyası” diyor. Bunun yanında, bir de aklın ürünü olan, salt aklın yarattığı
kavramların dünyası var, yani Platon’un deyişiyle “idealar dünyası”… Bu iki
farklı dünya tasarımı, aynı zamanda, bir “görünüş” ile “gerçek” ayırımıdır.
Çünkü, asıl gerçek idealar, yani kavramlardır. Nesneler ise, kendi ideasının
gölgesinden, silik bir kopyasından başka bir şey değildir. Nesneler gelip
geçicidir, değişir, hatta yok olup gider. Oysa kavramlar her zaman kendisinin
aynıdır ve hiç değişmez. Örneğin, bir masa yanar, kırılır, yok olur. Ama,
insanın aklındaki masa kavramı her zaman var olacak ve hiç değişmeyecektir.
Öyleyse, asıl gerçek, yok olup gidebilecek olan masa nesnesi değil, insanın
aklındaki masa kavramıdır.
Asıl gerçeğin, yani zihindeki kavramların, yada Platon’un deyişiyle
idealar dünyasının bilgisi doğru bilgidir (Episteme). İnsan bu bilgiyi akılla
kavrar. Duyular dünyasındaki nesnelerin bilgisi ise değişkendir, yanıltıcıdır
(Doxa). Platon ideaların doğru bilgisine akılla ulaşabileceğimizi kanıtlamaya
çalışırken, ruhun ölmezliği ilkesinden destek aramaktadır. Ona göre, ruh
ölümsüzdür ve birçok kez, kendi dünyasından kalkıp yeryüzüne, duyular
dünyasına inmiştir. Yani ölümsüz ruh, hem kendi dünyası olan idealar
dünyasında, hem de bu dünyada var olan her şeyi görmüştür. Duyularla
kavradığımız doğa dünyasında her şey birbiriyle bağlantılı olduğundan, ruh,
bunlardan birini gördüğünde, sürekli bir araştırmayla ötekilerini de bulur ve
anımsar. Yani, ruhta gerçekleşen doğru tasarımlar, önce bilinçsizken, sonra
uygun sorular sorarak ve araştırma yaparak aydınlık bilgi haline gelirler.
Öyleyse, öğrenmek demek, ruhun önceden bildiği bilgileri anımsamak demektir. (Anamnesis)
Platon’un kendi okulunun, Akademia’nın kapısına “Geometri bilmeyen
içeri girmesin” yazısını yazdırması hiç de boşuna değil. Çünkü, o, idealar
öğretisini oluştururken, kendisine örnek olarak matematiği alıyor. Sözgelimi,
üçgen kavramını düşündüğümüzde, aklımızda, hangi türden olursa olsun bir üçgen
belirecektir. Çünkü, ister ikizkenar, ister dik açılı üçgen olsun, her üçgen,
zihnimizdeki üçgen kavramına uygun olmak zorundadır. Çünkü, insan aklı, kendi
ürünü olan üçgen kavramını böyle biçimlendirmiş ve tanımlamıştır. Aynı şey tüm
geometrik şekiller ve hatta tüm matematiksel kavramlar için de geçerlidir.
Peki, ama, “güzellik”, “adalet”, “aşk” gibi kavramlarla ilgili olarak aynı
şeyleri söyleyebilecek miyiz? Bu kavramlara ilişkin olarak, tüm insanların
zihninde, bir üçgende, ya da dairede olduğu gibi ortak bir tasarım belirecek
midir? İşte, Platon’un içine düştüğü açmazlardan biri de bu ve Platon birçok
eserinde Sokrates’i sofistlerle tartıştırarak, buna benzer kavramların ortak
tanımına ulaşmaya çalışıyor. Bir açıdan, Sokrates’in bir sonuca ulaştıramadığı
böylesine soyut kavramları tanımlama çabasına girişip, bir filozof
sorumluluğunu taşıdığını ve herkesin kendince farklı anlamlar yüklediği bu
kavramlara, tüm insanların zihninde ortak olarak var olduğuna inandığı
idealara uygun bir anlam kazandırma çabasına girdiğini gösteriyor. Bu tavır,
aynı zamanda, sofistlerin ve septiklerin yaygınlaştırmaya çalıştığı kuşkuların
giderilmesinin ve doğruluğundan kimsenin kuşku duyamayacağı bilginin varlığını
ortaya koymanın da yoludur.
ARİSTOTELES (İÖ. 384-322) Platon’un felsefeye ve matematiğe verdiği
öneme karşılık, doğa bilimlerine yönelir ve doğa bilimleriyle de yetinmeyip,
doğru düşünmenin temel ilkelerini araştırır. Bu araştırmalar Aristo’yu mantık
biliminin kurucusu yapar. Bir yandan da tüm Yunan düşünce yaşamını, özellikle
de doğa filozoflarını yeniden gözden geçirmektedir. Aristo hangi konuyu ele
alacaksa, önce o konuyla ilgili yoğun bir araştırma yapar, daha önce o konu
üzerinde söylenmiş olanları inceler, eleştirir, ardından da kendi görüşlerini
dile getirir. Eserlerinin her biri başlı başına belirli bir konuya ayrılmış ve
Platon’daki şiirsellik onun eserlerinde yok, hatta okuyucuyu sıkan bir biçemi
var. Ama tüm eserlerinde yoğun bir araştırmanın izleri ve bilimsellik göze
çarpıyor. (“Felsefe Tarihi”-Prof. Macit Gökberk- Bilgi Yayınevi-İst.1974)
Aristo, Platon’un kapılıp gittiği, zihinsel kavramları gerçek sayan
anlayıştan kendisini kurtarmış, yüzünü nesneler dünyasına çevirmiş ve asıl
gerçeği doğrudan nesnenin kendisinde aramaktadır. Bu arayış, onu öncelikle
Platon’un idealar öğretisini eleştirmeye götürür. Salt eleştirmekle de
kalmayıp, onun birbirinden taban tabana farklı iki evren anlayışına kesinlikle
karşı çıkar. Nesneler olmadan nesnelerin kavramlarının kazanılamayacağını
görüp, nesneyle kavramın birbirinden ayrılamayacağını ve duyular dünyasından
ayrı bir kavramlar dünyasının tasarlanamayacağını savunur. Bu yüzden de,
Platon’u, kavramların dünyasını nesnelerin dünyasından koparıp ayırmakla
suçlar. Artık bu iki dünyayı birleştirmenin zamanı gelmiştir ve Aristo’nun
temel amacı bunu gerçekleştirmektir. Nesne ile kavramı arasında öylesine bir
bağlantı kurulmalıdır ki, biz nesneyi onun kavramsal bilgisiyle
açıklayabilelim. Yani, tek tek nesnelerin gözlemlenmesiyle, önce o nesneye
ilişkin temel niteliği belirleyelim, sonra da bu niteliği o kavramın ana
belirleyicisi sayıp tümel bir tanıma ulaşalım. Bundan sonra yapacağımız iş, bu
tümel tanımdan başlayarak, doğru bir akıl yürütmeyle, tek tek nesnelerin bizi
yanıltmayan doğru bilgisine ulaşmaktır. Örneğin, önce metalleri incelersek,
demirin, bakırın vb. ısı karşısında genleştiğini görürüz. Öyleyse, ısı
karşısında genleşme tüm metallere ilişkin temel nitelik ve metalin özüdür. Biz
bunu “Tüm metaller ısı karşısında genleşir” önermesiyle dile getiririz. Sonra
bu tümel ilkeden yola çıkarak, kurallarına uygun bir akıl yürütme yoluyla
demirin, bakırın, çinkonun… bir metal olduğunu ve onların da ısı karşısında
genleşeceği kesin bilgisine ulaşırız.
Böyle bir çalışma yöntemi Aristo’yu yeni bir bilime, kendisinden
önce bu konuda kimsenin tek söz etmediği mantık bilimine götürüyor. Aristo,
kurduğu bilime de “Organon-Araç” adını veriyor. Çünkü, o, mantığı insanı doğru
düşünmeye, doğru akıl yürütmeler yapmaya götüren kural ve ilkeleri bildiren
bir araç olarak görmektedir. Bu araç, aynı zamanda, bilimsel bilgiye kendi
yöntemini de kazandırmaktadır. Bu yüzden de Aristo mantığı bilimlere giriş ve
hazırlık niteliğindedir. Bilim tek tek nesneleri gözlemleyerek onların ortak
niteliğini kavrayacak ve bir kavrama ulaşacaktır. Yani kavramlar (Platon’da
idealar), Aristo’ya göre tek tek nesnelerin özü ve doğru bilginin de
temelidir, genel kavrama ulaşıldığında da, ondan tek tek nesnelerin doğru
bilgisi çıkarılacaktır. Bilgi önermelerle kurulur. Önerme de ister doğru,
ister yanlış olsun, bir yargının dile getirilmesidir. Örneğin, “Bütün insanlar
ölümlüdür” tümcesi yargı bildiren bir önermedir ve bir özneyle yüklemden
kurulur. Özneyle yüklem arasındaki ilişkide bir bağ ekiyle kabul yada
reddedilir. “İnsan dört ayaklı değildir” önermesinde özneyle yüklem arasındaki
ilişki reddedilmiştir.
Aristo buradan “kategoriler”e, yani var-olan üzerine deyişlerin ana
biçimlerine ulaşır. Var-olanın temel nitelikleri olan töz, nitelik, bağıntı,
yer, zaman gibi deyişler, o nesne için söylenebilecek tüm özellikleri de
kapsar. Bunlar aynı zamanda düşüncenin de formlarıdır, çünkü, düşüncenin sözle
dışa vurulmuş biçimidir. Örneğin, “Bütün insanlar ölümlüdür” önermesinde tek
tek tüm insanlara ölümlülük niteliği yükleyen bir deyiş (kategori) dile
getirilmiş olmaktadır. Bu deyiş, insanın “sporcu” olması gibi sonradan
yüklenmiş ve yalnızca belli sayıda insana özgü bir nitelik değil, tüm
insanlara ilişkin bir temel niteliktir. “Sporcu olma” niteliğini geri
aldığımızda, insanın insan olma özelliği ortadan kalkmaz, ama, “ölümlü olma”
niteliği ortadan kalktığında, artık insanın “insan olma” özelliği de yok olur.
İşte, Aristo’ya göre bilimin görevi, nesnelerin tek tek görünümlerinin,
onların genel niteliğinden mantıksal bir zorunlulukla çıktığını
göstermektedir. Bunun yöntemi de, tümdengelimci bir akıl yürütme biçimi olan
“Tasım (Kıyas)”dır. (“Batı Felsefesi Tarihi 1 İlkçağ”-Bertrand Russell-Çev.Muammer
Sencer_Say Yay. İst 1994) Zaten, Aristo mantık biliminin büyük bölümünü tasıma
ayırmakta ve bilimsel yöntem olarak önerdiği tasımın kurallarını ayrıntılı
biçimde ortaya koymaktadır. Tasım, verilmiş olan öncül önermelerden zorunlu
bir sonuç çıkaran bir akıl yürütmeden başka bir şey değildir. Yeter ki, doğru
gözlemler, doğru araştırmalar yapıp, bir kez nesneye ilişkin temel niteliği,
yani kavramın doğru bilgisini kazanmış olalım. Yada öncül önerme,
matematikteki aksiyomlar gibi, doğruluğu tartışılmadan benimsenmiş bir tümel
önerme olsun. Bundan sonra kurallarına uygun bir tasımda, yani tümelden tikele
doğru yürüyen bir akıl yürütme biçimi olan “Dedüksiyon-Tümdengelim”de, birinci
öncül önerme bu tümel bilgi olacak ve doğru bir tümel bilgiden yola çıkılarak
varılan sonuç da kesinlikle doğru olmak zorunda kalacaktır. Çünkü, doğru
yapılmış bir tasımda sonuç önermesindeki terimlerin kaplamı, öncüllerin
kaplamını aşmaz, yani sonuç her zaman öncüllerin içinde gizlidir. Örneğin:
“Bütün insanlar ölümlüdür,
Sokrates bir insandır,
Öyleyse, Sokrates de ölümlüdür.”
gibi bir akıl yürütmede ilk iki önerme öncül önermelerdir ve doğru gözlemler
sonucu doğru bir öncül yakaladığımızda sonuç da öncül önermeye bağlı
olacağından, ister istemez doğru olacaktır. Çünkü, “insan” terimi, bütün
insanlar için geçerli bir nitelik olan “ölümlü” teriminin; “Sokrates” terimi
ise, “insan” teriminin bir parçasıdır ve bütün için söylenen, onun parçası
için de doğrudur.
Aristoteles, Sokrates ve Platon gibi doğru bilginin doğuştan inan
aklında var olduğu ve yeni bilgi kazanmanın aslında bir anımsamadan başka bir
şey olmadığı anlayışından çok farklı bir bilgi anlayışı dile getirerek, bir
açıdan yeniçağ rasyonalizmine bir hazırlık yapmaktadır. Çünkü, doğru bilginin
kazanılmasında akıl kendine düşen bazı görevleri yerine getirmek, örneğin,
öncelikle varlığı var yapan temel nedenleri ortaya çıkaran sorulara doğru
yanıt vererek varlığın hiç değişmeyen özünü (Ousia) yakalamak zorundadır. Daha
sonra da, kurallarına uygun bir tasım yaparak, tek tek nesnelere ilişkin doğru
bilgi bu genel kavramdan türetilecektir.
2.) YENİÇAĞ RASYONALİSTLERİ :
Yeniçağ rasyonalizminin kurucusu olan René DESCARTES (1596-1650) ünlü bir
filozof olmasının yanı sıra, büyük bir matematikçidir ve analitik felsefenin
kurucularından sayılır.Bilgi felsefesinde de kendisine örnek aldığı bilim
matematiktir. Özellikle matematiğin konusu olan sayıları son öğesine kadar
çözümleme ve sonra bunları yeniden birleştirme yöntemini benimsemiş ve
matematiksel bir kesinlik taşıyan rasyonel bilgiye nasıl ulaşılacağını
araştırmıştır.
İnsanı akıllı bir varlık olarak niteleyen ve aklı insanı hayvandan
ayıran en önemli özellik olarak gören Descartes’a göre, insanın farklı
bilgilere ulaşmasının nedeni, bize doğuştan bir yetenek olarak verilen aklın
doğru kullanılmamasıdır. Çünkü, doğru bilgiye ulaşmada salt akıl yeterli
olsaydı, akıl sahibi olan herkes hiçbir çaba göstermeden doğru bilgiye
ulaşabilirdi.
Descartes, felsefesine aklın ürünü olan ve bu nedenle de kesin ve
apaçık bir bilgi olan matematiksel kesinliği aramakla başlar. Böyle bir
kesinliği ararken de önce her şeyden kuşku duyar ve kendinden önceki
düşünenlerin ortaya koyduğu bilgileri yok sayar. Ama, sonunda, var olduğundan
kuşkuya düşemeyeceği “kuşkulanan ben”i bulur. (“Descartes”- Afşar
Timuçin-Kavram Yayınları İst.1976) Artık kuşku duymadığı tek şey, kuşku
duyduğudur. Kuşku duymak ise düşünmenin bir sonucudur. Düşünebilmek için de
önce insanın var olması gerekir. Descartes böylece hiçbir biçimde kuşku
duymayacağı ilk kesin bilgiye, kendi beninin, yada kendi varlığının kesin
bilgisine ulaşır. Bu kesinliği de ünlü “Düşünüyorum, öyleyse varım – cogito
ergo sum” önermesiyle dile getirir. Bu yargı, bir akıl yürütme değil, insanın
hiçbir araca gereksinim duymadan kavradığı apaçık ve kesin bir bilgidir.
Bundan sonra kuşku ortadan kalkacak ve Descartes ilk kesin bilgi olan kendi
varlığının kesin bilgisinden hareketle Tanrının bilgisine ulaşacaktır.
Descartes Tanrıyı en yüce ve en yetkin varlık olarak tanımlar ve böylesine
yüce ve yetkin olan varlığın bilgisinin duyumlarla kazanılamayacağını düşünür.
Çünkü duyumlar yanıltıcıdır ve yanıltıcı olan duyumlarla tek kesinlik olan
Tanrının bilgisine ulaşılamaz. Akıl da Tanrıyı yaratacak güçte değildir. Tanrı
bilgisi ne akıl, ne de duyumlar yoluyla kazanılamayacağına göre, içimizde ve
benliğimizde yer almış bulunan Tanrı fikri bize nereden gelmiştir? Bu soruyu
kendine soran ve “Tanrı gerçekten vardır ki, kendi bilgisini bizim benliğimize
yine kendisi yerleştirmiş olsun.” biçiminde yanıtlayarak Tanrının varlığını
kanıtladığını savunan Descartes, Tanrının bize verdiği akıl sayesinde cisimler
dünyasının doğru bilgisine ulaşabileceğimizi ileri sürer. Bunun için de aklın
doğru kullanılması gerekir. Bu durumda Descartes Tanrı fikrinin insan aklında
doğuştan var olduğunu kabul etmektedir. Tanrı fikrinin yanında, aritmetiğin
sayıları, geometrinin şekilleri, mantığın ve metafiziğin kavramları da
doğuştandır. Descartes insan aklında doğuştan var olan bu bilgilerin yanı
sıra, bizde duyumlarla kazanılan düşünce ve fikirlerin de var olduğunu kabul
eder. Fakat bu düşünceler ve fikirler karanlık ve karmaşıktır.
Bu durumda Descartes’ın rasyonalist bilgi anlayışı, insanın akıl
yoluyla Tanrı ve ruh gibi mutlak gerçekliğin kesin bilgisine ulaşabileceğini
savunarak, bir yönüyle dogmatizme dayanmaktadır.
Rasyonalist düşünceyi doruk noktasına ulaştıran Alman Düşünür
FRİEDRICH HEGEL (1770-1831), asıl gerçeğe, deneye hiç başvurmadan salt aklın
sınırları içinde kalınarak ulaşıldığını savunur. Ona göre, doğa dünyası da
düşüncenin, yani aklın eseridir ve felsefenin asıl görevi nesneleri düşünce
gözüyle görüp kavramaktır. Düşünme bunu başarabilir, çünkü nesnenin kendisi
zaten düşüncenin, yani aklın ürünüdür ve bu durumda süje ve obje aynı ilkenin,
aynı aklın değişik biçimlerinden başka bir şey olamaz. Öyleyse, nesnenin
bilgisini edinmek demek, onun zihindeki kavramının bilgisini edinmek demektir.
Çünkü, zihindeki kavramlar nesnenin en uygun formudur ve kavramların bilgisini
edinmek için insanın dışarıdan, duyumlardan gelen hiçbir malzemeye gereksinimi
yoktur. Felsefi düşünme sistemli bir biçimde, diyalektik yöntemi kullanarak,
kavramları kendi içinde türete türete en genel kavrama, kavramlar zincirinin
en son halkası olan evren kavramına kadar ulaşır. Kavram da nesnenin en uygun
formu olduğuna göre, nesneye ilişkin kavramı elde ettiğimiz anda nesneye
ilişkin en doğru bilgiyi de elde etmiş oluruz. Çünkü, Hegel’e göre, gerçek
“akla uygun olan”dır ve akla uygun olan da asıl gerçektir. Hegel felsefesinin
başlangıç noktası, onun deyimiyle “Geist” , yani ide, yada kavramdır. İdi,
yada geist gelişen bir özdür ve tüm varlıklar idenin diyalektik gelişme
basamakları içinde ideden oluşur. Hegel idenin, yani kavramların zihinsel
gelişme sürecini diyalektik yöntemle açıklamaktadır. Ona göre, diyalektik, hem
düşünmenin, hem varlığın, hem de evrenin gelişme biçimidir. Çünkü düşünme de,
varlık da hep karşıtların, zıtlıkların içinden geçerek ve bu zıtlıkları
uzlaştırarak gelişir. Örneğin, bir kavramı düşünen zihin ‘tez), hemen onun
karşıtını da (antitez) yaratır. Tez ile antitez bir arada bulunmaz ve sürekli
olarak birbirini yok etmeye çalışır. Fakat bu çatışma sonuçta bir uzlaşıma
(sentez) varır. Fakat, ulaşılan her sentezde çözülmesi gereken yeni zıtlıklar
gizlidir. Her aşamada bu çatışmayı çözümleyen ve uzlaştıran zihin, Hegel’e
göre en genel kavram olan “evren” kavramına kadar ulaşır. İşte, felsefenin
görevi de diyalektiği kullanarak kavramlar sistemini geliştirmek ve böylece en
genel kavrama ulaşmaktır.