“Dünyada
gördüklerimizin doğruluğunu,yanlışlığını
anlamak için, doğruyu gösteren bir araç olması gerek;
bu aracın doğruluğunu anlamak için bir deneme gerek; denemenin doğruluğunu
anlamak için de bir araç: Gel de çık işin içinden…”
MONTAIGNE-Denemeler’den
A.) DUYUMCU-DENEYCİ BİLGİ ANLAYIŞI-EMPİRİZM
Doğru bilginin salt duyum ve deneyle kazanıldığını savunan empirist felsefenin
kökeni ilkçağlara dayanır. Örneğin, ilkçağın doğa filozoflarından Demokritos’a
göre, varlığın en küçük parçası olan atomlar duyu organlarımızdan girerek
beyine yerleşirler ve böylece o nesneye ilişkin bilgimizi kazanırız.
Rasyonalizmin, doğru bilgiyi akla bağlayan ve bilgilerimizin kazanılmasında
duyum ve deneyi hiç göz önüne almayan tek yanlı yapısına bir tepki olarak
doğan, fakat bilgiyi salt duyum ve deneye bağlayarak, tek yanlılığı aşamayan
empirizm, insan zihninde doğuştan hiçbir bilginin bulunmadığını ve tüm
bilgilerimizin sonradan duyumlarla kazanıldığını savunur. Empirist filozoflara
göre, Tanrı, sonsuzluk, uzay, zaman gibi soyut ve zihinsel kavramların bile
temelinde duyum ve deney vardır.
Doğru bilginin duyum ve deneyle kazanıldığını savunan düşünceleri sistemli bir
felsefe haline getiren ve bu nedenle de empirizmin kurucusu sayılan JOHN LOCKE
(1632-1704), gerek bilgi anlayışı ve gerekse toplumsal, ekonomik ve siyasal
görüşleri nedeniyle 18. yüzyılın düşünce yaşamını hazırlar.
Locke’a göre, insan zihni doğuştan “boş bir levha/tabula rasa”dır. Bu boş
levha sonradan duyum ve deneyle kazanılan bilgilerle dolar. Yani, Locke ilkçağ
rasyonalistlerinin, (örneğin Sokrates ve Platon’un) doğru bilginin insan
zihninde doğuştan var olduğu görüşüne karşıt bir düşüncenin savunucusu olmakta
ve tüm bilgilerimizin duyum ve deneyle sonradan kazanıldığını ileri
sürmektedir.
Locke doğru bilginin biricik kaynağı olarak gördüğü deneyi iç deney ve dış
deney olarak ikiye ayırır. Dış deney duyumlar, iç deney ise düşünmedir. Dış
deney bize renk, ses, sıcaklık, soğukluk gibi basit fikirleri kazandırır. Bu
bilgilerin kazanılması sırasında insan zihni tam anlamıyla edilgendir. Basit
fikirlerin kazanılmasından sonra, bu bilgiler üzerinde iç deney, yani düşünme
eylemi başlar. Zihin artık etkendir ve soyutlama, genelleme, karşılaştırma
gibi eylemlerle bileşik fikirleri türetir. Bileşik fikirler Tanrı, zaman,
sonsuzluk, evren gibi soyut kavramlardır. Öyleyse, Locke’a göre, insan
zihninde temeli duyumlara dayanmayan hiçbir bilgi yoktur.
Empirizmi idealizme dönüştüren George BERKELEY’e göre (1685-1753) de tüm
bilgilerimizin kaynağında duyumlar vardır. Biz nesneleri önce algılar, sonra
onların zihinsel tasarımlarını yani kavramları oluştururuz. Asıl gerçek de,
algılanan somut nesneler değil, onların zihinsel tasarımları, yani
kavramlarıdır. Nesneyi gerçek saymak bir yanılmadan, kuruntudan başka bir şey
değildir. Asıl gerçeğin zihinsel tasarımlar olduğunu söyleyen ve nesnenin
gerçekliğini reddeden Berkeley bu düşüncesini “var olmak algılanmış olmaktır”
sözüyle dile getirir.
Empirizm David HUME ile (1711-1776) en son sınırı olan kuşkuculuğa ulaşmakta
ve Hume, 18. yüzyıl gibi bilimlerin doruğa ulaştığı bir dönemde bilimden
duyulan kuşkuyu dile getirmektedir.
Hume’a göre, temeli duyumda olmayan hiçbir bilgimiz yoktur ve zihnin görevi de
duyumların getirdiği bilgiyi birleştirmek ve düzenlemekten başka bir şey
değildir. Yani, zihindeki tüm tasarımların temelinde duyumlar vardır. Hume
algılarımız sonucu oluşan zihinsel tasarımları “izlenimler (impressions)” ve
“fikirler (ideas)” olarak ikiye ayırır. İzlenimler, görürken, işitirken, sever
ya da nefret ederken karşılaştığımız canlı duyumlardır. Fikirler ise artık
canlılığını yitirmiş olan tasarımlar, yani duyumlarımızın zihinde kalan
izleridir. Öyleyse, zihindeki tüm tasarımlar izlenimlere, yani canlı duyumlara
geri götürülebilir. Buna göre, duyum ve deneyden bağımsız hiçbir bilgimiz
yoktur.
Hume, tüm bilimsel yasaların temeli olan nedensellik tasarımını geri
götürebileceğimiz bir izlenimin bulunmadığını savunur. Bildiğimiz gibi, tüm
doğa olayları bir nedenselliğe bağlıdır. Yani, doğada olup biten her olayın
belli bir nedeni vardır ve neden dediğimiz koşullar olgunlaşınca, bunu ister
istemez bir sonuç olayı izleyecektir.Bilim adamının görevi de, doğa
olaylarının özünde var olan nedenselliği doğru kavrayıp, bunu bilimsel bir
yasa halinde dile getirmektir. Oysa, Hume’a göre, nedenselliği geri
götürebileceğimiz bir tasarım yoktur ve böyle bir tasarım bulunamayacağına
göre, Hume nedensellik ilkesini alışkanlık ve çağrışım gibi bireysel ve
psikolojik nedenlere bağlayacaktır. Ona göre, nesnelerden gelen duyumlar bir
düzen içinde gelmektedir ve bu düzenlilik bizde alışkanlık yaratır. Örneğin,
biz nerede ateş görsek, onun sıcaklığını, nerede buz görsek onun soğukluğunu
algılarız. Buradan, ateş ve sıcaklığın, buz ve soğukluğun birbirinin neden ve
sonucu olduğunu düşünürüz. Bundan sonra da sıcaklığını hissetmesek bile,
nerede bir ateş görsek hemen onun sıcak olduğunu anlarız. Bu anlamayı sağlayan
yeteneğimiz de çağrışımdır.
Buna göre, Hume doğa olaylarındaki nedenselliği çağrışım gibi bireysel ve
değişken bir temele bağlamakta, nedensellik gibi zorunlu bir ilişkiyi
psikolojik bir çağrışım olgusuyla açıklamış olmaktadır. Bilimsel yasaların
kendisine dayandığı nedensellik ilkesi çağrışıma bağlanınca da, bilimsel
yasaların tıpkı çağrışım gibi kişiden kişiye değişebileceği anlayışı gündeme
gelmekte ve böylece David Hume bilimsel yasaların bile kuşkuyla karşılanması
gerektiğini dile getirmiş olmaktadır.
B.) ELEŞTİRİCİ BİLGİ ANLAYIŞI-KRİTİSİZM
Bir yandan, Hume’un nedenselliğe ilişkin görüşleriyle sarsılan bilimsel
bilgiyi yine felsefe yoluyla yeniden eski güvenilirliğine kavuşturmak, bir
yandan da bilgilerimizin nasıl kazanıldığını tek yanlı bir biçimde açıklayan
rasyonalizmin ve empirizmin tek yanlılığını aşarak , doğru bilgiyi bir yanıyla
duyum ve deneye, bir yandan da akla bağlayıp sağlam bir temele yerleştirmek
görevini İmmanuel KANT (1724-1804) yerine getirecektir.
Kant doğru bilginin kazanılmasını bir yanıyla deneye, bir yanıyla da akla
bağlarken, hem bize deneyin ne sağladığını ve hem de aklın bilgi edinmedeki
olanaklarını sorgulamaktadır. Bu nedenle, Kant felsefesi bir eleştirel
felsefedir ve zaten bu felsefe Sokrates’in “kendini bil” sözüyle başlar.
Çünkü, insan kendi aklının bilgi kazanmadaki görevini ve olanaklarını
araştırmadan bir felsefe sistemi kuramaz. Bu nedenle, Kant önce aklı
araştırarak, hem duyum ve deneyden akla nasıl geçildiğini göstermekte ve hem
de David Hume ile kuşkuculuğa sürüklenen bilimsel bilgiyi sağlam bir temele
yerleştirmektedir.
Başlangıçta Kant insan aklının kesin gerçeğe ulaşabileceğini savunarak
dogmatik rasyonalist bir tavır takınır. Ancak, kendi deyişiyle, Hume’un
felsefesiyle karşılaştığında dogmatik saplantıdan kurtulur ve kendi özgün
felsefesini yaratır. Kant böyle bir değişimi “Hume beni dogmatik uykumdan
uyandırdı” sözleriyle dile getirmiştir.
Kant bilgilerimizi bir yanıyla deneye, bir yanıyla da akla bağlarken, önce
sahip olduğumuz yargıları, yani önermeleri sınıflandırır. Önermeler önce
analitik ve sentetik olarak ikiye ayrılır. Analitik önermeler, öznenin yükleme
yeni bir şey katmadığı, öznenin niteliklerini tekrarlamakla yetindiği ve bu
nedenle de bize yeni bir bilgi kazandırmayan önermelerdir. Örneğin, “üçgen üç
kenarlıdır” önermesi analitik önermedir. Sentetik önermeler ise bize yeni bir
bilgi kazandıran, yüklemin özneye yeni bir nitelik eklediği önermelerdir.
Örneğin “dünya bir gezegendir” önermesi sentetik bir önermedir.
Analitik önermeler yapısı gereği a prioridir. Yani, duyum ve deneyle
kazanılmaz ve bize yeni bir bilgi vermediği için de deneye bağımlı değildir.
Oysa, sentetik yargılar apesterioridir, yani deneye bağımlıdır ve bu tür
yargılarda zorunluluk da yoktur. Kant’ın ulaşmak istediği kesin ve doğru bilgi
bir yanıyla sentetik, bir yanıyla da a priori olmak zorundadır. Çünkü, bu tür
yargılar hem bize yeni bir bilgi kazandıracak ve hem de akla uygun ve zorunlu
olacaktır. Böyle yargılar matematik ve fizik alanının yargılarıdır. Çünkü,
matematiğin ve fiziğin yargıları hem tümel, hem de zorunludur.
Daha sonra insan zihninin yapısını araştıran Kant, zihin yapısında duyarlık ve
anlık olmak üzere iki temel öğenin bulunduğunu savunur. Duyarlıkta zaman ve
mekan formları vardır. Yani, biz tüm nesneleri bu iki form aracılığıyla
biliriz. Anlıkta ise, duyum ve deneyi getirdiği bilgileri düzenleyecek olan a
priori ilkeler vardır ki, Kant bu ilkeleri on iki taneyle sınırlandırarak, bu
temel düzenleyici akıl ilkelerine “12 Yargı Formu” adını verir. Duyum ve
deneyle kazanılan dağınık ve düzensiz bilgiler de akıldaki bu formlarla düzene
sokularak kesinlik kazanır.
C.) OLGUCU BİLGİ ANLAYIŞI- POZİTİVİZM
19. yüzyılda pozitif bilimler alanında görülen hızlı gelişme filozofların da
ilgisini çeker ve felsefenin de pozitifleşmesi konusunda görüşler dile
getirilmeye başlanır.
Pozitivist felsefenin kurucusu Auguste COMTE (1798-1857), nesnelerin ancak
gözlem ve deneye elverişli dış görünüşlerinin (fenomen) bilinebileceğini
savunur. Buna göre, bilgilerimiz bilimin bildirdikleri ile sınırlıdır.
Görünümler, yani fenomenlerle ilgili bilgilerimiz de mutlak değil, göreceli (relatif)
dir. Aslında, bir olayın ya da nesnenin özünü ve gerçek nedenini aramanın da
gereği yoktur. Bizim bilmemiz gereken, olayların hiç değişmeyen art arda
gelişleri, yani olayların hiç değişmeyen bilimsel yasalarıdır. Bu nedenle,
bilimsel bilginin işlevi fenomenlerin yasalarını kavrayarak, bunların da
yardımıyla gelecekte olabilecek olayları önceden kestirmek, yani olaylar
hakkında bir öngörü kazanmaktır.
Auguste Comte “Pozitif Felsefe Dersleri” isimli eserinde, insan zihninin ve
bilimlerin üç aşamadan geçerek geliştiğini ileri sürer ve bu aşamaları “Üç Hâl
Yasası” olarak isimlendirir. Buna göre, insan önce doğayı ve varlıkları mistik
ve tanrısal güçlerle açıklamış ve olayların nedenini tanrısal güçlere
bağlamıştır (Teolojik Aşama). Daha sonra dinsel güçlerin yerini soyut ve
metafizik ilkeler alır (Metafizik Aşama). Sonunda, insan zihni olayları hiç
değişmeyen bilimsel yasalarla açıklamaya başlar, yani pozitif aşamaya ulaşır.
İnsan zihni ve bilimler bu aşamalardan geçerek pozitifleştiği halde, felsefe
henüz metafizik aşamadadır ve felsefenin de pozitifleşmesi, yani pozitif
felsefenin kurulması gerekir. Pozitif bilimler olayların değişmeyen yasalarını
araştırırken, pozitif felsefenin görevi bilimlerin yöntem ve ilkeleri üzerinde
düşünmek ve böylece bilimlerin gelişmesine yardımcı olmaktır.
Auguste Comte, bilgilerimizi yalnızca gözlem ve deneyle, yani bilimin
bildirdikleriyle sınırlandırmakta, gözlem ve deneyi aşan konularda bilgi
sahibi olamayacağımızı savunarak metafiziğe karşı çıkmaktadır. Böylece,
pozitivizm, felsefenin temel konusu olan metafiziği yadsıyan ve felsefeyi salt
bir bilim felsefesi, ya da bir bilim mantığına indirgeyen, yani felsefenin
alanını daraltan bir düşünce akımı haline gelir. A. Comte ise, metafiziği
yadsımasına karşın, kendisi de metafiziğin kalıplarını aşamamıştır.
D.) ÇÖZÜMLEYİCİ BİLGİ ANLAYIŞI- ANALİTİK FELSEFE
19.yüzyıl felsefesi olan pozitivizm yüzyılımızda “Yeni Pozitivizm” adıyla
yeniden canlanır. Felsefeyi mantıksal dil çözümlemelerine indirgeyen,
felsefenin görevinin bilimin dilini çözümlemekten başka bir şey olmadığını
savunan yeni pozitivizm, çözümleyici (analitik) işlevinden ötürü “Analitik
(Çözümleyici) Felsefe” adıyla anılır. Günümüz analitik felsefe yandaşları bu
akımı bilimsel felsefe olarak da adlandırmaktadırlar.
Analitik felsefe yandaşları, gelişen bilimin günümüzde Kant’ın ve A. Comte’un
bilgi anlayışını yıktığını ileri sürerler. Onlara göre, felsefenin temel
görevi, bilimin yöntemini kullanarak, yani olguların araştırılmasıyla
başlayarak genel ilkelere ulaşmaktır. Öyleyse, felsefe aklın çözümlemesini
yapmak yerine bilimin çözümlemesini yapmalı ve bilimin ilkelerini doğrudan
bilimin kendisinden çıkarmalıdır. Felsefe bilimlerin çözümlemesini yapmakla
yükümlü kılınınca, ona bu çözümlemeyi pürüzsüz biçimde yapmasını sağlayacak
bir yöntem de gerekli olacaktır. Bu yöntem de “Lojistik”, ya da “Sembolik
Mantık”tır. Bu nedenle, analitik felsefe sembolik mantığı tek düşünce
disiplini olarak kullanmaya başlar ve sembolik mantığın gelişmesine büyük
katkıda bulunur.
Analitik felsefenin önde gelen temsilcisi Ludwig WİTTGENSTEIN’a (1899-1951)
göre, felsefenin dili aslında matematiğin ve mantığın gelişmiş dili olan
sembolik mantığın dilidir. Gerçeğin bilgisine de ancak bu dille ulaşılır.
Çünkü, bu dil olgusal içerikten uzak, salt formel ve temel düşünme ilkelerine
uygun bir dildir.Wittgenstein yaşamı boyunca bu mantıksal dilin asıl gerçeğin
bilgisini verip veremeyeceğini araştırmış ve bu ideal dilin kapsamına
girmeyen, yani sembolleştirme olanağı bulunmayan metafizik önermeleri
reddetmiştir. Ona göre, metafizik, sembolik mantığın dilini aşan konuları ele
alır. Metafizik önermeler sembolik dile uymadığından, biz bu konular üzerinde
bilgi edinemeyiz. Bu yüzden de, Wittgenstein’in deyişiyle ”insan, dile
getiremeyeceği, konuşamayacağı konularda susmalıdır.”
E.) SEZGİCİ BİLGİ ANLAYIŞI- ENTÜİSYONİZM
Doğru bilginin kazanılmasında aklın, duyum ve deneyin dışında bir yetenek
olarak sezgiye önem veren ve doğru bilginin felsefi sezgiyle kazanılacağını
savunan görüşe “Entüisyonizm (Sezgici Görüş)” denir.
Salt dinsel sezgiye dayanan görüşüyle sezgiciliğin önüsü sayılan düşünür, 12.
yüzyılda yaşayan GAZALİ’dir (1050-1111). Türk-İslâm düşünürü Gazali, doğru
bilgiye ulaşmada duyuların ve aklın ne derecede güvenilir olduğunu
sorgulamakla işe başlar. Onun aradığı öyle bir kesinliktir ki, “ruh böyle bir
bilgiye bağlanmış ve kanmış olsun…” Böylesine kesin bir bilgiye duyumlar
yoluyla ulaşılamaz. Çünkü, duyumlar sürekli olarak değişir ve en sağlam
duyumuz olan görme duyusu bile yanıltıcıdır. Akıl da bizi böylesine bir
kesinliğe ulaştıramaz. Çünkü aklın en önemli ürünü olan felsefe bile ele
aldığı konularda bir kesinliğe ulaşamamıştır. Gazali “Filozofların
Tutarsızlıkları” isimli eserinde filozofların hiçbir konuda birbirleriyle
uzlaşamadıklarını, herkes için geçerli olabilecek kesin bir bilgiyi
kazanamadıklarını, insanı yalnızca kuşkuya sürüklediklerini ileri sürer.
Duyumların ve aklın bizi doğru bilgiye götüremeyeceği sonucuna ulaşan Gazali,
asıl gerçek ve tek kesin bilgi olan Tanrı bilgisini, Tanrıyı içinde duyma,
yaşayarak ve sezerek bilme yoluyla elde edebileceğimizi savunur. Böylesine bir
sezgi ve içsel bir algıyla, yani gönül gözüyle tek kesinlik olan Tanrı
bilgisine ulaşmak için, insanın önce gönlünü temizlemesi ve tutkularından
arınması gerekir. Tövbe, sabır, boyun eğme, şükür, çile çekme gibi yollara
ruhunu tutkularından arındıran ve gönlünü temizleyen insan Tanrıyı kendi
içinde hissedecek, sezerek ve yaşayarak Tanrıyı bilecektir.
Henri BERGSON (1859-1951) sezgici görüşü sistemli bir felsefe disiplini haline
getirir. Ona göre, insana doğanın ve nesnelerin doğru bilgisini kazandıracak
yetenek felsefi sezgiden başka bir şey olamaz. Bergson, yaşamı sürekli bir
gelişme, bir evrim ve atılım olarak niteler. Asıl gerçek de, böyle bir “yaşam
akışı”dır ve tüm varlıklar, nesneler bu yaşam akışı içinde sürekli bir
gelişim, evrim ve atılım halindedir. Bu süreç bir “yaşam atılımı/elan vital “
dir. Madde de değişmez gibi görünmesine karşın, sürekli akan bir devinim
içinde kavranır. İnsan ise böyle bir yaşam atılımı içinde sürekli gelişerek
kendini yeniler. İşte akıl böylesine atılımı, gelişimi ve değişimi
kavrayabilecek güçte değildir. Çünkü, akıl yalnızca değişmeyeni ve durgun
olanı kavrayabilecek bir yapıdadır ve bu nedenle de bir devinim içinde olan
yaşamın içine girip onu anlayamaz.
Bergson, hiç şaşmayan ve sürekli aynı biçimde yinelenen içgüdülerin de böyle
bir gerçeği kavrayıp kavrayamayacağını sorgular. İçgüdünün bizi gerçeğin içine
götürebileceğini, fakat gerçekliğin bilgisini veremeyeceğini, çünkü içgüdüde
bilme, öğrenme gibi bir yeteneğin bulunmadığını savunur. Aslında, içgüdü
sürekli gelişim ve değişime kayıtsızdır ve yalnızca çevresiyle sınırlıdır.
Kendi üzerinde düşünemez, kendini aşıp düşünce dünyasına giremez. Öyleyse,
gerçeği kavramanın tek yolu sezgidir. Sezgi bir anda yakalama, kavrama, sezip
bulgulamadır. Yaşam atılımını içinde yaşayarak kavrayabilen sezgi, akıl ve
içgüdünün sentezidir. Çünkü, sezgi gerçeği dolaysız bir biçimde kavrarken
akıldan ve içgüdüden yararlanır. Akıl içgüdüyü tutkularından kurtarır ve
içgüdüde uyku halinde olan bilinci uyandırır. Öyleyse, sezgi kendi bilincine
ulaşmış olan içgüdüdür ve gerçeği bize olduğu gibi, dolaysız olarak bildirecek
tek güçtür.
F.) FAYDACI BİLGİ ANLAYIŞI- PRAGMATİZM
Yunanca’da iş, eylem anlamına gelen pragma sözcüğünden türetilmiş olan
pragmatizm, bir endüstri ülkesi olan Amerika Birleşik Devletleri’nde, iş
çevrelerinin ve Amerikan endüstri yaşamının felsefesi olmuştur.
Pragmatist felsefenin kurucularından William JAMES’e (1842-1910) göre,
düşünme, nesneleri ve varlıkları tanımaya değil, insanın çevreye uyum
sağlamasına yarayan bir araçtır. Buna göre, düşünmenin kendisi de bir iş ve
eylemdir ve bu eylemin amacı, nesneleri yaşamımızı kolaylaştıracak araçlar
durumuna getirmektir. Düşünme fayda ve işe yarama açısından ele alınmazsa bir
yararı kalmaz. Felsefe, pragmatizme gelinceye kadar hep kesin ve genel bir
gerçeği aramakla vakit geçirmiştir. Oysa, pragmatizme göre gerçeğin ölçüsü
“fayda ve işe yarama ”dır ve bunun dışında bir gerçeği aramanın hiçbir anlamı
yoktur. Bilim ve sanat gibi felsefe de bu temel ölçüte göre
değerlendirilmelidir. Öyleyse, bize yararlı olan ve işimize yarayan her şey
gerçektir. Bir pragmatist “fayda”yı gerçeğin ölçüsü saydığı gibi, “doğru” ve
“iyi” gibi kavramları da özdeşleştirir. Yani, bize yararı olan gerçek ve
doğru, gerçek ve doğru olan da aynı zamanda iyidir. Buna göre pragmatizm,
ahlakın temel ilkeleri olan iyilik ve erdemi de bize yararlı olduğu ölçüde
doğru saymaktadır.
William James’e göre felsefenin görevi, belirli bir dünya görüşünün doğru
olmasının yaşamımızın belli dönemlerinde bizde ne gibi etkiler yaratacağını
anlamaktır. Öyleyse, önemli olan şu, ya da bu dünya görüşü değil, bu dünya
görüşünün yaşamımızın belli dönemlerinde bize sağladığı yarardır. Felsefe de
bu yararın ne olduğunu araştırmakla yükümlüdür.
G.) ÖZ BİLİMİ - FENOMENOLOJİ
Yüzyılımızın başında kurulan ve hem bir düşünme biçimi, hem de yöntem olarak
gelişen fenomenoloji, bir düşünme biçimi olarak “Öz”ü araştırır ve özün
bilinebileceğini savunur. Bu nedenle de, duyularımızla kavradığımız fenomenin,
yani görünenin akılla kavranan özüne yönelir. Aslında, öz fenomenin içindedir
ve insan aklı bu özü kavrayabilir. Zaten, felsefenin görevi, dış dünyadan
duyumlar yoluyla gelen, ya da kendi iç varlığımızın kazandırdığı özü, kendi
yöntemini kullanarak ve her türlü somut özelliklerinden ayırıp kavramaktır.
Buna göre, fenomenoloji akıl yoluyla varlığın özüne inilebileceğini
savunmakta, yani metafiziği kabul etmektedir.
Fenomenolojinin en önemli temsilcilerinden Edmund HUSSERL (1859-1938) özü
kavrayan felsefenin sarsılmaz ve kesin bir bilim olacağını savunur. Varlığın
–hiç kimse tarafından düşünülmese bile- var olan özü mantıksal düşünme ile
kavranır. Felsefe, özün niteliğini ve işlevini araştırırken özenli bir bilinç
çözümlemesi yapmak zorundadır. İşte böyle bir çözümleme ancak fenomenoloji
yöntemiyle gerçekleşir. Bunun için, önce duyum ve deneyin kazandırdığı tüm
somut bilgileri, nesnenin duyusal ve somut özelliklerini “Ayraç (Parantez)
içine almak” ve öze ilişkin olmayan niteliklerini dışlamak gerekir. Bundan
sonra geriye yalnızca “salt ben”, ya da “aşkın (transandantal) bilinç” kalır
ki, fenomenoloji bu arınmış bilinçte kalan her şeyi derinliğine araştırarak
öze ulaşabilir. Görüldüğü gibi, fenomenoloji yalnızca görünenin, yani
fenomenin bilgisini kazanabileceğimizi savunan ve metafiziği reddeden
pozitivist düşünceye karşı bir akımdır. Çünkü, insanın hem fenomenden
başlayarak öze ulaşabileceğini savunmakta ve hem de özün bilgisine ulaşmanın
ancak akıl, yani metafizikle mümkün olabileceğini ileri sürmektedir.