İnsanoğlu , en
ilkelinden en gelişmişine kadar tüm toplumlarda, farklı biçimlerde de olsa,
karşısına çıkan din olgusu üzerinde her zaman düşünmüş, dini çeşitli
tartışmalara ve araştırmalara konu yapmıştır. Ancak din konusunda sürdürülen
tartışma ve araştırmaların çoğu felsefenin ilgi alanına girmez. Din
felsefesi yalnızca dinin kendisini konu alır, dinin kendisi ve temel savları
üzerinde akılcı, nesnel ve tutarlı görüşler üretir.
Kavram olarak ilk
kez Hegel’in “Din Felsefesi Üstüne Konferanslar” isimli eserinde dile
getirdiği “Din Felsefesi”, din üzerinde felsefe yapmak, yani dini felsefenin
konusu olarak ele alıp, dinin hükümleri üzerinde akılcı, nesnel ve tutarlı
görüşler üretmek demektir. Bunun için, hem dinin, hem de felsefenin belirli
bir olgunluk düzeyine ulaşması gerekir. Örneğin, Antik Yunan’da felsefenin
belirli bir düzeye ve olgunluğa ulaşmasına karşın, dinle ilgili felsefi
düşüncenin aynı düzeye ulaşamadığı da ortadadır. Çünkü, Antik Yunan’da henüz
üzerinde felsefe tartışma yapılabilecek olgunlukta bir din anlayışı oluşmuş
değildir. Daha Hristiyanlık doğmamıştır. Sitede insanlar gibi düşünen,
dövüşen, seven, kıskançlık yapan tanrılara inanma söz konusudur ve bu tanrılar
daha felsefenin değil, mitolojinin ve söylencelerin konusudur.
Bununla birlikte, Platon Tanrısızlığı bir ruh hastalığı olarak nitelemekte ve
aklın temel görevinin Tanrıyı bilmek olduğunu savunmaktadır. zaten, onun
“Îdealar Öğretisi” , tanrıbilimine kaynaklık etmek üzere oluşturulmuş gibidir.
Maddesel ve tinsel olan her şeyin temel gerçekliği olan idealar, insanı tanrı
fikrine götüren mantıksal bir kuram haline gelir. Gerçekten, Platon idealar
ile Tanrıyı birbirinden ayırmaz. Zaten her şeyde akla uygun bir erek gören
Platon, evreni, varlığı ve onların ereklerini önceden çizmiş olan akıllı bir
istencin, tanrısal iradenin eseri saymaktadır. Platon, evrenin oluşumunu , tüm
evreni kendi modeline göre daha çok benzesin diye “tek âlem” olarak yaratan
“tanrısal kurucu”ya (Demiurgos) bağlamakta ve bu dünyada yaptıklarından ötürü
cezalandırılacakları bir gerçek dünyadan söz etmektedir.
Aristo
da Tanrının madde gibi başlangıçsız ve bitimsiz olduğunu savunmakta ve Tanrıyı
“En Yüksek Akıl/Nous” olarak nitelemektedir. Ancak, gerek Platon’un, gerekse
Aristo’nun bu görüşleri Antik Yunan düşünce çağında gerçek anlamda bir din
felsefesinin doğmuş olduğunu göstermez. Din felsefesinin doğuşu, tek tanrılı
dinlerin doğumunu bekleyecektir.
Din
felsefesi ile ilgilenenler çeşitli sorunlarla karşılaşır. Öncelikle her
filozof kendi bağlı olduğu dinin değerlerini yüceltme tehlikesi ile karşı
karşıyadır. Filozof bu tehlikeyi aşıp, din konusu üzerinde tamamen yansız
davranmalıdır. Tanrının varlığı, ya da yokluğu, vahyin imkânı, evrenin
yaradılışı, insanın evrendeki yeri, ölümden sonra bir yaşamın var olup
olmadığı ve ruhun ölümsüzlüğü gibi metafafizik ve kozmolojik sorunların
aşılması ancak böyle bir tarafsızlıkla mümkündür.
Din
felsefesiyle ilgilenenlerin karşılaştığı bir başka sorun, dilsel ve mantıksal
sorundur. Dine ilişkin dil yapısın irdelenmesiyle, dinin kendisine özgü dili
ve kavramları açıklanmış ve böylece dili mantıksal çözümlemesi yapılmış
olacaktır.
Öte
yandan, din felsefesinin bir başka ilgi alanı da Tanrının var olup olmadığı
sorusunu yanıtlamaktır. Kuşkusuz bu soru filozoflar tarafından çok farklı
biçimlerde yanıtlanır. Örneğin, Tanrıyı başlangıçsız ve bitimsiz
bir yaratıcı ve yönetici sayan görüşler “Teizm/Tanrıcılık” başlığı altında
toplanır. Bu anlayışa göre, zaman ve mekandan arınmış olarak var olan Tanrı
var olmak için kendisinden başka hiçbir nedene gereksinim duymaz.
Dinin
akla uygun olduğu ilkesinden yola çıkarak, aynı zamanda, akla ve bilime de
güven duyarak, yalnızca evreni yaratan, fakat işleyişine karışmayan bir Tanrı
anlayışı da “Deizm/Akılcı Tanrıcılık” olarak anılır. Bu anlayışa göre, evreni
yaratan Tanrı, daha sonra evreni kendi doğal yasalarına göre işlemek üzere
kendi başına bırakmıştır. Buna göre, deizm, vahyin yerine aklı koyar ve bilime
uygun doğal bir din anlayışı önerir.
Doğa
ile Tanrıyı aynı şey sayan, Tanrıyı evrenin yaratıcısı değil, doğrudan evrenin
kendisi gören anlayış “Panteizm/ Tüm Tanrıcılık” olarak adlandırılır. İslâm
düşüncesinde bu anlayış “Tasavvuf” biçiminde karşımıza çıkacak ve tüm
varlıkların kaynağında Tanrı olduğu düşüncesi doğacaktır.
Tanrının varlığı ve yokluğu ile ilgili görüşlerden biri de Tanrının varlığını
yadsıyan “Ateizm” ile, Tanrının bilinemezliğini öne süren “Agnostisizm” dir.
Ateizm, önce dinin kaynağını, doğuşunu ve toplumsal işlevini saptamaya
çalışarak, din duygusunun kaynağının ilahi değil, toplumsal olduğunu savunur.
Daha sonra, evrenin bilimsel olarak açıklanmasına olanak sağlamak üzere dinin
kesin buyruklarını ve açıklamalarını eleştirir. Maddeci felsefeyi de
kendisine temel alarak Tanrıyı yok sayan bir sistem yaratır. Örneğin,
materyalist felsefenin en güçlü temsilcisi Marx, dini sınıfsal bir temele
bağlayarak, burjuva sınıfının halkı uyutmak için din duygusunu yarattığını
savunur. Marx’a göre din, “halkın afyonudur ve insanları sömürüye boyun eğip,
toplumsal bir ayaklanmaya kalkışmaması için ahret umuduyla uyutup durur.
Evrenin ve nesnelerin hiçbir zaman bilinemeyeceğini savunan “Agnostisizm/
Bilinmezcilik” ise, Tanrının da ne varlığının, ne de yokluğunun
bilinebileceğini ileri sürer. David Hume “Doğal Din Üzerine Söyleşiler” isimli
eserinde, insan, yetilerini aşan konuları bilemeyeceğini ve insan aklının pek
çok konuda yetersiz kalarak çelişkiye düştüğünü söyler. Durum böyleyken, bizim
aklımızdan ve gözlem alanımızdan çok uzak olan bir Tanrı konusunda görüş
bildirmenin olanağı yoktur.
Sonuç
olarak söylemek gerekirse, dini felsefenin konusu haline getirmek, dinin temel
kavram ve sorunlarını sistemli bir düşünce ve akıl yürütme ile açıklamak ve
aklın eleştiri süzgecinden geçirmek demektir. Böylece din, hem akılcı ve hem
de bilimsel bir temel kazanmak üzere ele alınmış olmaktadır.