Vahşi doğaya karşı ilk başarısı toplumu kurmak olan
insan, kurduğu toplum içinde kendi davranışlarını, etkinliklerini,
ilişkilerini belirleyen, doğal haklarını güvence altına alan bir değerler
sistemi yaratmakta da gecikmez ve kendi yaşamını töre, ahlâk, yasa gibi bir
takım bağlayıcı ilkelere göre düzenler.
Ünlü İngiliz düşünür Thomas Hobbes (1588-1679) “Leviathan” isimli
eserinde, devleti mutlak otorite sahibi dev bir canavar olarak tasarlar. Güçlü
ve ürkütücü, pençeleri her yana uzanabilen ve tartışmaz yetkilerle donatılmış
olan devlet, kargaşanın önüne dikilmiş tek engel olarak görülür. Hobbes,
toplum öncesi doğa yaşamını bir çatışma hali olarak nitelemekte ve böyle bir
çatışma ortamında yalnızca güçlünün sözünün geçtiğini ve insanın, “kendi
kendisinin kurdu” olduğunu belirtmektedir. Çatışma ve kargaşa ortamı, insanın
kendi varlığını sürdürme güdüsüne aykırıdır. Çünkü, böyle bir ortamda kimsenin
yaşamı güvence altında değildir. Hiçbir toplumsal kuralın var olmadığı doğa
durumunda herkesin her şey üzerinde hakkı vardır. İyi ile kötü, herkesin kendi
çıkarına göre belirlenmiştir.Ancak, insanı kendi özgür iradesiyle ve aklını
kullanıp bir toplum sözleşmesi yaparak, yönetim hakkını yöneticiye devretmiş,
sınırsız özgürlüğün var olduğu doğa durumundan, herkesin güvenliğinin
sağlanabileceği bir yurttaşlık durumuna, yani “devlet” denilen üstün bir gücün
yaptığı ve adına “hukuk sistemi” denilen bir kural ve yasalar sistemine
geçmiştir. Öyleyse, Hobbes’a göre, ahlâklılık da, devlet de, yasa da bireyin
“ben sevgisi”nin yarattığı bir sözleşmenin ürünüdür. Bu nedenle de devlet ve
hukuk felsefesiyle ahlâk felsefesinin (etik) ele aldığı temel sorunlar
birbiriyle çok yakından ilgilidir. Örneğin, ahlâkın ve hukukun konuları içine
giren hak, doğruluk, özgürlük gibi sorunlar devlet felsefesinin ve bağlı
olarak siyaset felsefesinin de temel sorunlarıdır. Kuşkusuz, siyaset
felsefesinin ele aldığı temel sorunlar her dönemde farklı olmuştur. Çünkü,
siyaset felsefesi öncelikle olanı değil, olması gerekeni ele alır ve her
dönemde siyaset, çağının somut ekonomik ve toplumsal koşullarının ürünü olarak
ortaya çıkar. Örneğin, ortaçağda siyasetin temel ereği, insanlığı din çatısı
altında , evrensel bir “Tanrı Devleti” idealinde birleştirmekti. Yeniçağın
ereği ise eşitlik ve özgürlük olmuş, eşitlik ve özgürlük ideali giderek
demokrasiyi yaratmıştır. Bu nedenle, siyaset felsefesi, önceki dönemlerde,
devletin ne olduğu, kaynağı, yapısı ve varlık amacı gibi, devlete ilişkin
sorunlar üzerinde yoğunlaşmış, çeşitli devlet biçimlerinin belirleyici
özelliklerini betimlemeye çalışmıştır. Günümüzün somut toplumsal ve ekonomik
koşulları altında, siyaset felsefesinin ele aldığı sorunlar da
farklılaşmıştır. Günümüzde siyaset felsefesi, özgürlük ve eşitlik temel
ilkelerinin çevresinde, birey üstünde devlet gücünün uygun sınırlarını,
ekonomik etkinliklerle siyasal özgürlükler ilişkisini, kimlerin yönetici
olması gerektiğini, sivil toplumun nasıl geliştirileceğini ve devlet
otoritesinin nasıl sınırlandırılabileceğini tartışmaya başlamıştır. Demek ki,
siyaset felsefesinin karşısına her dönemde yeni ve farklı sorunlar
çıkmaktadır.
Günümüzde, çoktandır çözülemeyen terör, enflasyon ve işsizliğin
ülkemizde tüm siyasal, toplumsal ve ekonomik sistemi tehlikeye düşürdüğü
açıktır. Genellikle böylesine bunalım dönemlerinde insanlar birtakım
söylencelere (mit-efsane) başvurmakta, yani umutsuzluktan çıkış yolunu yine
umutsuz araçlarla bulmaya çalışmaktadır. Günümüz Türkiye’sinin giderek artan
ekonomik ve siyasal çöküntüsünde, Türk insanı, tüm siyasal ve ekonomik
sorunları çözebilecek siyasal mitleri ardı ardına yaratmış ve medyanın da
desteğiyle, toplumsal dinamikler hiç hesaba katılmadan tüm sorunların, bir
zamanlar Adnan Menderes’le başlayan, Demirel’e Ecevit’e, Evren Paşa’ya, ,
Kemal Derviş’e, R. Tayip Erdoğan’a uzanan bir zincir içinde çözülebileceği
düşüncesi ağır basmıştır. Genel olarak, toplumların bunalımsız, dengeli ve
güvenli dönemlerinin siyasal sistemlerinde daha çok akılcılık egemen olurken,
bunalım dönemlerinde, akılcı olan, yerini kolayca akıl-dışı olana bırakmakta,
akıl dışı alana bağlanma ise, toplumun bilinçsizliği oranında artmaktadır.
Yüzyılımızın ünlü düşünürlerinden Ernst Cassirer, “Devlet Efsanesi” isimli
eserinde (1) kültür ürünlerinin tümü içinde mantıksal çözümlemeye en az uygun
olanın söylenceler olduğunu vurgulamakta ve çağdaş insanın da bunalımdan
kurtulma yolu olarak söylencelere başvurduğunu dile getirmektedir. Gerçekten,
ilk söylenceler insanın doğa karşısında duyduğu korku ve yalnızlık duygusunu
dile getiren ve bir ölçüde de insanı rahatlatan anlatılardır. İşte eskiçağ
insanın yalnızlık ve korku duygusunu gideren söylenceler, günümüz insanının da
yalnızlık korkusunun yarattığı bunalımı gidermek üzere başvurduğu bir araç
olmaktadır. Ancak, 21. yüzyılın söylenceleri, artık doğa-insan ilişkisini
değil, devlet birey ilişkisini dile getiren söylencelerdir ve genellikle tüm
toplumsal, siyasal ve ekonomik sorunların çözümünü güçlü bir lidere bırakma
eğiliminin dışa vurumu niteliğindedir. Böylece, akılcı çözümlerle bunalımdan
çıkma yolunun tükendiğini sanan insanlar, gözlerini, tüm sorunların üstesinden
geleceğine inandığı lidere çevirir, sonunda bunalım öncesi dönemin toplumsal
bağları ve yasaları, hiçbir değeri kalmadığı savıyla ortadan kaldırılır.
Medyanın gücünden de yararlanılarak, tüm umutların kendisine bağlandığı
liderin karizmatik ve çoğu kez de mistik gücü ve yetkisi yüceltilip, iradesi
mutlak yasa haline getirilir. Bu açıdan bakıldığında, yakın geçmişte bir lider
olarak parlatılan Kemal Derviş, ardından R. Tayip Erdoğan ekonomik ve
toplumsal bunalım içine düşürülmüş olan Türk toplumunun yarattığı mitoloji
zincirinin bir halkası gibi görünmektedir. Tüm toplumsal katmanları içine alan
bir Kurtuluş Savaşı’nın ulaştığı başarıyla birlikte, emperyalizmi ülkesinden
kovan, başvurduğu akılcı ve köktenci reformlarla Türkiye’yi çağdaş bir toplum
haline getiren Atatürk’ün ölümünden sonra, Türk toplumunun içine düştüğü korku
ve yalnızlığı dile getiren siyasal mitoloji, bir zincirin halkaları gibi
karşımıza dikilmiştir.
Yüzyılımızın modern siyasal söylenceleri, eskiden olduğu gibi,
birtakım yasaklar koyarak, ya da insanları baskı altına alarak değil,
eylemlerini düzenleyip denetleyebilmek için çeşitli yöntemlerle insanları
değiştirerek işe başlamaktadırlar. Ernst Cassirer de yüzyılımızın siyasal
söylencelerini, kurbanlarına saldırmadan önce onları hareketsiz hale getirmek
için hipnotize eden yılanlara benzetmekte ve insanların ciddi bir direnç
göstermeden bu yılanın kurbanı olduğunu ve insanın daha başına ne geldiğini
kavrayamadan etkisizleştirildiğini söylemektedir. Gerçekten, eski dönemlerin
siyasal baskı araçlarının, eşitlik, özgürlük ve demokrasi söylemleriyle
yetişmiş çağdaş insan üzerinde böyle bir etkiyi yaratması olanaksızdır. Çünkü,
insanlar geçmişin en ağır baskı dönemlerinde bile, kendileri için, bi baskıya
direnen bir kişisel özgürlük alanı yaratabilmişlerdir. Örneğin, antik çağın
klasik ahlâk anlayışları, antik dünyanın kargaşa ve siyasal çöküntüsüne
karşın, güçlerini arttırarak kuşaktan kuşağa aktarılmışlardır. Örneğin,
“insan, insan için kutsaldır” diyen Seneca, Neron’un sarayında yaşamış, fakat
bu, Seneca’nın gerek denemelerinde, gerekse ahlâka ilişkin mektuplarında
Stoacı felsefenin irade özgürlüğüne ve kişinin bağımsızlığına verilen değeri
savunmasını engellememiştir. (2) Ne var ki, yüzyılımızın siyasal söylenceleri,
bireyin tüm baskılara karşı yaratmayı ve korumayı başardığı siyasal özgürlük
alanını kolayca yok edebilmektedir. Bu durumda, günümüzün siyaset felsefesi
yeni bir sorunu çözme göreviyle karşı karşıya kalmaktadır. Bu sorun,
Cassirer’in gündeme getirdiği “felsefe, böylesine tehlikeli, fakat alnı
zamanda da güçlü olan siyasal söylencelere karşı savaşımda bizi nasıl başarıya
ulaştırır?” sorunudur. Felsefeyi, insan aklının en son, en değerli ve en soylu
ürünü sayan Hegel, felsefenin dünyayı biçimlendirmek için çok geç kaldığını
dile getirirken, Marx doğanın ve toplumların artık yeterince tanındığını,
sıranın artık onu değiştirmeye geldiğini söylemektedir. Cassirer’e göre de,
felsefenin dünyayı ve toplumları biçimlendiremeyeceğini düşünmenin, felsefeyi
mutlak bir suskunluğa, insanlığın tarihsel yaşamı karşısında tümüyle edilgin
bir duruma düşüreceğini savunur.Ona göre, tek başına Platon örneği bile
Hegel’in bu savını çürütmeye yeter. Çünkü, felsefe tarihinin büyük isimleri,
yalnızca kendi dönemlerinin düşüncelerini aktaran kimseler değil, çoğu kez,
yaşadıkları dönemin dışına çıkarak çağı ve toplumları değiştirmeye çalışan
kişilerdir. (3) Zaten felsefe bu düşünsel ve ahlâksal görevi yerine
getirmezse, insanın kültürel ve ahlâksal yaşamındaki yerini de yitirmiş olur.
Cassirer siyasal söylenceleri ortadan kaldırmanın, felsefenin
gücünü aştığını savunur. Çünkü, söylence bir açıdan yok edilmesi olanaksız
olandır. Söylenceler akılcı kanıtlar içermez ve mantıksal çıkarımlarla da
çürütülemez. Bu nedenle de akıl-dışıdır. Öyleyse, felsefenin asıl görevi,
akıl-dışı olanı yok etmeye çalışmak değil, siyasal mitolojilerle nasıl baş
edileceğini göstermek, yani genç kuşaklara siyasal bilinç kazandırmaktır. Bu
siyasal bilinç, bireye her durumda kendi özgürlük alanını yaratması, koruması
ve genişletmesi ruhunu aşılayacak ve birey, bunalım dönemlerinde toplumsal
dinamikleri doğru inceleyerek, doğru çözüm yoları üretebilecek düzeye
ulaşacaktır. Bireyin bu bilinci kazanması, liderin karizmatik ve mistik
kişiliğine bağlı çözüm yöntemlerinin anlamsızlığını kavramasını da sağlayacak,
böylece siyasal mitolojilerin kendisi değil, ama etkinliği yok edilmiş
olacaktır.
(1) : Devlet Efsanesi – Ernst Cassirer – Çev. Necla Arat – Remzi Kitapevi –
İst.1984
(2) : Devlet Felsefesi ve Ernst Cassirer – Necla Arat – Arayış Dergisi –
Sayı:16 – 6 Haziran 1981
(3) : Devlet Efsanesi – Ernst Cassirer – A.g.y