Namazdan çıkanlar cami avlusunda saf tuttular.
Kırçıl sakallı imam, neredeyse yerlerde sürünen cüppesini toplamaya çalışarak,
işini bir an önce bitirmek isteyenlere özgü o hızlı adımlarla gelip, düzgün
sıra halinde kendisini bekleyen topluluğun önüne geçti.
-“Er kişi niyetine…” diye başladı önce. Sonra “Allahuekber…” diyerek
iki elini kulaklarına götürdü. Arkasındakiler de her zaman yineledikleri için,
artık alışkanlık haline gelen, bilindik davranışlarla kırçıl sakallı imama
uydular. Çoğunun anlamını hiç bilmediği dualara eşlik...
Ölü, artık gözden kaybettiği cenaze konvoyunun ardından boşalmış
sokaklara geri döndüğünde ve yüreğinin kuytuluklarında, beyninin hiç
keşfedilmemiş, en gizemli kıvrımlarında yalnızca kendini ararken ve yeni yetme
bir çocuk gibi, başkalarına (ve hatta kendisine) yasakladığı çıplaklığını
tanımaya çalışırken, yine çocukluğu geldi aklına… Neden sürekli o Arnavut
kaldırımlı sokakları, birbiri üzerine yıkılıverecekmiş gibi duran viran evleri
ile çocukluğunun geçtiği sokağı anımsardı hep? “Anımsamaya değer bir yanı var
mı?” diye...
İlk
gençlik yıllarından bu yana hep bir roman yazmayı düşlemişti. Yalnızca
düşlemekle kalmayıp yazmıştı da. Çocukluktan ilk gençliğe geçtiği yıllarda,
daha lise son sınıf öğrencisiyken, konusu İstanbul’da geçen bir aşk ve macera
romanı yazmış ve bu roman denemesi bir yerel gazetede yalnızca basılabilir
değerde bulunmakla kalmamış, gazete yılbaşı yeniliklerini duyurmak üzere
bastığı ve tüm kentte dağıttığı el ilanlarının en başına koymuştu: “Bursa’nın
en çok okunan genç yazarının yeni (sanki eskisi varmış gibi) romanı: Zengin
...
-“Ölüm
hiçbir zaman bir şaşkınlık olmadı benim için…” diye mırıldanmıştı Ölü. “Ama
hiç de koşarak gitmedim kendi ölümüme…”
Sonra, artık gözden kaybolmakta olan
cenaze konvoyunun ardından öylece bakakalmıştı… O zaman, yaşamdaki son
günlerinin büyük bir bölümünü geçirdiği hastane koridorları ve polikliniklerin
sıkıcı bekleme salonlarını düşündü. Çoğu kez tıklım tıklım dolu olan o
salonlarda, muayene sırasının kendisine gelmesini ...
-“Adam her gün mendireğin ucuna
kadar gelir, martılara simit ve ekmek atardı. Görevliler hiç ses
çıkarmazlardı. Bir gün martılar adamın önce gözlerini, sonra beynini oydular.
Adamın ekmek ve simit alacak parası kalmamıştı…”
Babasının ağzından hiç düşürmediği o küçük öykü
-yoksa çocuklarına iletilmeye çalışılan bir öğüt müydü?- sık sık korkunç bir
düş olup canlanır ve onu uykusundan sıçrayarak...
“Yaş on sekiz…
Yolun çeyreği eder…
Çakıl gibi kıyısındayız ömrün…”
Daha yaşamın ucundasın, sözlüklerde
ölüm diye bir sözcük yok şimdilik, ya da sen karşılaşmamışsın.Ölümün o soğuk
yüzüyle karşılaştığın ve bir anda kısacık yaşamını sorguladığın bir korkunç
gecenin sabahında, babasıyla birlikte enkaz altından...
“Bir balık olmadığımız kaldı,
Bir de yosun…
Bizi de mi ayıracaktın deniz?
Aşk olsun…”
Aşkların, tutkuların, buluşmaların,
ayrılıkların simgesidir deniz… Gün gelir buluşturur sevgilileri ak köpükleri
üstünde. Gün gelir koparır, keser alır bıçak gibi, kapkara dalgaları…