Bilgi felsefesinin öncelikli konusu, insanın doğru bilgiye ulaşıp
ulaşamayacağı sorununu çözümlemektir. Felsefi bağlamda bir soru ortaya atılıp
tartışılmaya başlandığı anda, kuşkusuz, karşımıza farklı yanıtlar, farklı
açıklamalar çıkacak ve filozoflar ortak bir yanıtta uzlaşamayacaklardır. Böyle
bir tavır, hem felsefenin varlık nedeni, hem de onun gelişimini sağlayan itici
güçtür.
İnsanın akıl, duyum, algı ve sezgi gibi yetenekleriyle ve sahip olduğu
olanaklarla doğru bilgiye ulaşıp ulaşamadığı sorulduğunda, bazı düşünürler
buna olumsuz yanıt verecekler ve insanın hiçbir zaman doğru bilgiye
ulaşamayacağını, dolayısıyla kendisine “doğru” diye sunulan bilgiyi her zaman
kuşkuyla karşılaması gerektiğini söyleyerek sofizm, septisizm gibi kuşkucu
felsefeleri yaratacaklardır. Elindeki olanaklarla insanın doğru bilgiye
ulaşabileceğini düşünen filozofları ise bu kez yeni bir tartışma konusu
beklemektedir: “Doğru bilginin kaynağı nedir? Hangi kaynaktan kazanılan bilgi
diğerine göre daha güvenilir ve daha doğrudur?” İşte bu soruya aranan yanıt
karşımıza epistemolojinin/bilgi kuramının farklı alanlarını çıkarır ve ilkçağ
Yunan düşüncesinden başlayarak günümüze değin bu konuda farklı düşünceler
geliştirilir.
Oysa, İÖ.6. yüzyıldan başlayarak “Eski Yunan Düşünce Çağı” olarak
isimlendirilen düşünce döneminde, doğru bilginin hangi kaynaktan kazanıldığı,
yada hangi kaynaktan elde edilen bilginin daha doğru olacağı gibi temel
epistemolojik sorunlara hiç değinmeden, salt doğayı ve varlığın ilk maddesini
araştıran düşünürlerle karşılaşırız. İlk bilimciler, yada doğa filozofları
adıyla anılan İonia Okulu düşünürleri, ilk kez dinden ve mitolojiden arınmış
bir biçimde evreni oluşturan ilk maddenin ne olduğu sorusunu yanıtlamaya
çalışarak, fizik ve kosmolojik nitelikte bir doğa felsefesi yaratırlar. Ölümü
ve yok oluşu, varlıkların geldiği kökene, ilk kaynağa, başlangıca geri dönüşü
olarak açıklanınca, bir anlamda, doğanın başlangıcında insanın kendi
başlangıcını da arama çabası, yani, bir insan-doğa birliğinin oluşturulma
çalışması doğar. Doğa filozofları tanrıların varlığını yadsımamakla birlikte,
var oluşu yaradılışla açıklamazlar, devinimi kutsallıkla bir tutarlar ve var
olanın kendisinden oluştuğu ilk maddenin ne olduğunu ortaya koymaya
çalışırlar. Dile getirdikleri düşüncelerin tanrısal bir kaynaktan geldiği ve
bu nedenle de bir kesinlik taşıdığı savında değillerdir. Onlar sistemsiz ve
zayıf bir biçimde de olsa, yaptıkları gözlemlere dayanarak oluşturdukları
görüşlerini eleştirel bir tavırla dile getirirler. Doğal olanla doğaüstü olan
arasında hiçbir ayırım görmeyen bu filozofların yapmak istediği şey, doğayı ve
evreni açıklamaktır. Bu tavır hiçbir şeyin yoktan var olamayacağını kavramış
olan bir kafa yapısının ve her şeye, hiç yok olmayacak bir ilk neden arayan
anlayışın, dogmalara ve boş-inanca değil, düşünmeye ve araştırmaya dayanan
bilimsel tavırdır. Onların amacı, Aristoteles’in de dile getirdiği gibi , “var
olan bütün şeylerin varlık nedenlerini aldıkları ve sonunda yine ona
döndükleri, koşullar değişse de özü devam eden maddi ilke”yi bulmaktır. Bu
ilke yoktan var olmayan/yaratılmayan, kendi kendisiyle özdeş kalan bir ilk
madde, yani “arkhė” dir. Bu temel ilkeye Thales “su”, Anaksimandros
“Apeiron/sınırsız-sonsuz”, Anaksimenes “hava”, Herakleitos ise “ateş” diyor.
Önemli olan, varlığın hava, su, ateş vb. gibi bir ilk maddeden türediği ve
yine ona dönüşeceği düşüncesi değildir. Yani, doğada gördüğümüz tüm nesneleri
bir “ana madde/ arkhė” nin değişik görünüşlerini saymak ve sonunda yine ona
dönüşeceğini söylemek, bugünün bilgisi ışığında ve bilimsel anlamda
değerlendirildiğinde belki doğru değildir. Ama, önemli olan, ilk kez
Tanrıyı/tanrıları işe karıştırmadan, akılcı bir yaklaşımla bu görüşlerin dile
getirilmesi ve yine aynı tavırla eleştirilip çürütülmesidir. İşte ilkçağın
doğa filozofları bunu yapmakla, felsefe tarihinde haklı olarak çok önemli bir
yer kazanmakta ve felsefenin kurucusu sayılmaktadırlar. Onların “…gizli,
gizemli hiçbir bilgileri olmadığı gibi, aksi kanıtlandığında görüşlerinin
yanlış olduğunu söylemeye her an hazırdılar. Doğa filozoflarının evreni
açıklarken farklı tavır takınmaları, farklı görüşler dile getirmeleri, değişik
sonuçlara ulaşmaları, onların güvenilirliklerini, yalnızca bilimden tanrısal
bir kesinlik bekleyen Sokrates gibi peygamber özentilerinin gözünde
azaltıyordu. Miletlilerin bilgi konusuna yaklaşımları, bildikleri hakkında
alçak gönüllü davranmaları ve bilgilerini herkesle paylaşmaya istekli
olmaları, onları halkın gözünde de saygın kişiler yapmıştır. Tâ ki, Sokrates
ve Platon kesin, tanrısal bir bilginin bilgi adına yakışan tek şey olduğunu
savunup, onların tavırlarını ve bilgilerini sorgulayana kadar…” (A.M.C Şengör
– “Kassandra ve Anaksimandros” Cumhuriyet Bilim ve Teknik Dergisi – 18 Aralık
1999)
Evrenin ve varlığın ilk nedenini monist/birci ve maddeci bir yaklaşımla, su,
hava, ateş gibi öğelere bağlayarak açıklayan İonia filozoflarının karşısına,
temel ilkeyi soyut ve zihinsel “sayı” kavramıyla açıklayan Pythagorasçılar
çıkar. Evrenin ilk nedeni olan “sayı”, bu anlayış içinde giderek mistik ve
tanrısal bir nitelik kazanır. Bu yüzden, Pythagoras Okulu, bir yanıyla İon
düşünürlerinin göreceli bilimsel yaklaşımından, mistik-gizemli bir öğretiye
geçişi simgelemektedir. Cornford “Dinden Felsefeye” isimli eserinde (F.M
Conford-“From Religion to Philosophy”- Cambridge 1952- Bu bölüm “Eski Yunan
Toplumu Üstüne İncelemeler”-George Thomson-Çev. Mehmet H. Doğan-Payel Yay. İst
1988 isimli eserinden aktarılmıştır.) Pythagoras’ın kendisine yarı tanrılık
niteliğini yüklediğini de söylüyor. Cornford’a göre, “…Pythagoras’dan
esinlenen tüm sistemler, bütün değerleri Tanrının görünmez birliğine
yöneltmişler ve görünür dünyayı yanlış, yanıltıcı ve tanrısal ışığın pus ve
karanlık içinde kırılıp gölgelendiği bulanık bir aracı olarak kınamışlar,
dolayısıyla başka bir dünyanın adamı olarak yaşamışlardır.” Cornford’un, başka
bir dünyanın adamı olarak yaşadığını söylediği kişiler, özellikle
Pythagorasçılıktan en çok etkilenen Elea’lı Parmenides ve öğrencisi Zenon
olmalıdır. Çünkü, onlar evreni soyut ve zihinsel “Bir Varlık” kavramıyla
açıklayarak, idealist bir varlık anlayışına kapıları açan ilk düşünürlerdir.
Parmenides (İÖ. 540-480), aynı zamanda duyulardan akla, duyumların bilgisinden
aklın bilgisine geçişin de öncüsüdür. Dolaylı da olsa, bilgilerimizin kaynağı
ve değeri sorununu irdeleyen “bilgi kuramı-epistemoloji”nin alanına da girer.
Ona göre, duyularımız bize yalnızca sürekli değişen ve içinde bir çok varlığın
var olduğu bir çokluğu tanıtır. Ama bu değişim ve çokluk “sanı/doxa”dan, yani
yanılma ve kuruntudan başka bir şey değildir. Öyleyse, duyuların bilgisine
güvenilemez. Asıl gerçek ve tek doğru aklın doğrusudur, çünkü akıl bizi
evrenin ve varlığın temeli olan “Bir Varlık”a götürür.
Evrenin temel ilkesini ister maddesel, ister düşünsel nitelikte olsun, tek bir
nedene bağlayan/monist doğa filozoflarının yanı sıra , yine evreni maddeci bir
yaklaşımla, fakat çok sayıda ilk nedene bağlayarak açıklayan/pluralist doğa
filozoflarından da söz etmemiz gerekir. Örneğin Empedokles (İÖ.492-432) evreni
hava, su, ateş, toprak gibi dört temel öğeye bağlamaktadır. Anaksagoras (İÖ.500-420)
ise tüm varlıkların, başlangıcı belli olmayan bir oluş sürecinde var olagelmiş
öğelerin bir araya gelmesinden ve ayrılmasından oluştuğunu savunur.
Demokritos’a göre (İÖ.460-370) evrenin ana maddesi sonsuz sayıda “atomlar”dır.
Tüm nesneler fiziksel olarak bölünmeyen atomlardan oluşur ve atomlar arasında
boş bir uzay vardır. Bu boşlukta sürekli devinim içinde olan atomlar birbirine
çarparak nesneleri oluştururlar.
Sonuç olarak, evrenin temel ilkesini, yani her şeyin kendisinden türediği ve
yine kendisine dönüşeceği ilk öğeyi araştıran doğa filozofları, bilgi konusuna
hiç değinmemişler, kimileri gözlemle edindiği bilgileri akılda
biçimlendirerek, kimileri salt akla güven duyarak bu temel ilkeyi
açıkladıklarını düşünmüşlerdir. Yani, aklı evrensel akılla ilişkili olarak
kavramışlar ve doğayı anlamada akılcı bir girişim başlatmışlardır. Onlarla
birlikte dinsel-mitolojik düşünce biçimi terk edilmiştir. Ama, bu felsefi akıl
kuşkusuz birden bire doğmaz. Akıl doğayı yine doğal nedenlerle açıklamaya
çalışırken, bazı doğa filozoflarında doğa-üstü ilk nedenler de işe
karışmaktadır. Yani, insanoğlu kendisini eski inançlardan ve
alışkanlıklarından tam olarak kurtarabilmiş değillerdir. Ama bu durum yine de
onları “dogmatik” olarak adlandırmamızı haklı kılmıyor. Gerçekten, çoğu
felsefe ders kitaplarında “dogmatik filozoflar” olarak anılan doğa
filozoflarını dogmatik olarak adlandırmanın ne kadar doğru olduğunu
tartışmamız gerekir. Çünkü, dogmatizm bir fikri, bir düşünceyi olduğu gibi,
tartışmadan ve aklın eleştiri süzgecinden geçirmeden, doğru olarak benimsemek
anlamına geldiğine göre, birbiriyle tartışan, eleştiren ve evreni açıklamada
farklı görüşlere sahip olan bu düşünürleri dogmatik olarak adlandırmanın
haksızlık olacağını özellikle belirtmek istiyoruz. Evreni açıklayan eserlerine
“Doğa Üstüne” adını yakıştıran bu düşünürleri, ister materyalist, isterse
idealist yaklaşımı benimsesin, onları doğa filozofları olarak anmak yerinde
olacaktır.
B-) DOĞADAN İNSANA
-SOFİST FİLOZOFLAR- :
Atina’da Eski
Yunan düşüncesi bir yandan doğa üstüne gelişmesini sürdürürken, bir yandan da
sofist filozoflar eliyle insana yönelir. Sofistler de duyumların bizi
yanılttığı düşüncesinden yola çıkarak, duyumlar yoluyla doğru bilgiye
ulaşmanın olanaksızlığını savunurlar. Gezginci düşünür olan sofistler,
gittikleri her yerde doğa filozoflarıyla karşılaşmakta ve onların, aklın
bilgisine kesin güven duyarak evrenin temel ilkesini açıklamaya çalıştıklarını
ve hepsinin kendi açıklamasının kesinlikle doğru olduğunu iddia ettiklerini
görmektedirler. Farklı açıklamalar ve farklı değerlerle dolu bir düşünce
dünyasıyla karşı karşıya kalan sofistlerin, doğa filozoflarının evrenle ilgili
açıklamalarından ve insanın asıl gerçeği ve kesin doğru bilgiyi kazanacağından
kuşku duymaları doğaldır. Bu nedenle de felsefenin temel sorunlarıyla
ilgilenmek yerine kuşku duymayı, yani bize kesin diye sunulan bilgileri ne
onaylamak, ne de yadsımak gibi bir tavır takınmaktan kaçınmamız gerektiğini
dile getirirler. Onlar için en doğru tavır, kesin doğru bilgiye ulaşmaya
çalışmaktan vazgeçerek, insanları inandırma sanatını ve söz ustalığını
öğretmek olacaktır.
Elealı Zenon’un, insanı içinden çıkılmayacak çelişkilere (paradoks) sürükleyen
antinomialarına en büyük tepki Protogoras’dan (İÖ.482-411) gelir. Protogoras
öncelikle tümüyle doğa felsefesine karşıdır. Bu karşı çıkışın nedenini onun
bilgi anlayışından kolayca çıkarabiliriz: Bilgi, bilen-bilinen/süje-obje
arasında bir ilişki olduğuna göre, konuya önce özne (süje) açısından
yaklaşalım. Protogoras’a göre, süje bilgiyi duyumlarla kazanır. Duyumlar ise
sürekli değişir ve bireyin o anlık durumuna bağlıdır. Yani, nesne (obje) onu
algılayan kişinin o andaki konumu neyse, ona göre algılanır. Bu nedenle her
duyu bilgisi (doxa), yalnızca onu algılayan öznenin o anki durumu için
doğrudur. Konuya, bilgisini kazanacağımız nesne (obje) açısından
yaklaştığımızda, Protogoras’ın, Herakleitos’un görüşlerini kendi düşüncesine
dayanak yaptığını açıkça görürüz. Tüm olabilirliği kendisinde toplamış olan
ana madde (arkhé) sürekli bir akış ve değişme içindedir. Bu nedenle de hiçbir
nesne salt kendisi olarak kalamaz. Nesnelerin nitelikleri değişkendir ve o
anda birbirleri üzerindeki etkilerinden doğmaktadır. Buna göre, ne özne, ne de
nesne açısından herkesin üzerinde uzlaşabileceği kesin bir bilgi yoktur. Yani,
“insan her şeyin ölçüsüdür; olan şeylerin, ki onlardır; olmayan şeylerin, ki
onlar değildir…” Bir şey bana nasıl görünüyorsa benim için öyle, başkasına
nasıl görünüyorsa başkası için de öyledir. Öyleyse, asıl gerçeği, yada kesin
doğru bilgiyi aramaktan vazgeçip, insanın yaşamı için gerekli bilgileri,
özellikle de güzel konuşma ve inandırma sanatını öğrenmeleri gerekir. Bir
bilgiyi başka bilgiden daha doğru saymak da anlamsızdır. Bir bilgiyi ötekinden
ayıran ve üstün kılan asıl ölçüt, insana sağladığı yarardır. Protogoras
Tanrıların bile varlığının, yada yokluğunun bilinemeyeceğini savunur. Çünkü
Tanrı bilgisinin karşısında da öznenin belirsizliği, insan yaşamının kısalığı
gibi birçok engel vardır.
Gorgias (İÖ.483-375) ise kuşkuyu daha ileri boyutlara taşıyarak, ilkçağın
sistemli kuşkuculuğu olan septik felsefeye, bir yeniçağ düşüncesi olan
nihilizme ve günümüz felsefesinin önemli sorunlarından biri olan kavramlar
tartışmasına öncülük eder. Gorgias asıl gerçeğe ve doğru bilgiye ilişkin
kuşkusunu şöyle dile getirmektedir:
* “Hiçbir şey var değildir” : Çünkü, var olsaydı, ya bir var-olandan yada
yokluktan var olacaktı. bir şeyin yokluktan çıkması söz konusu olamaz. Yada
varlık öncesiz olacaktı. Öncesiz de olamaz, çünkü, öncesizlik sonsuzluğu da
gerektirir. Sonsuz olan ise, ne kendisinde, ne başka bir şeyde, ne de hiçbir
yerde bulunabileceğine göre, gerçekte hiçbir şey var değildir. Gorgias bu
savıyla varlığın gerçekliğini yadsımakta ve böylece nihilizmin öncüsü
olmaktadır. Nihilizm siyasal açıdan her türlü düzen ve otoriteyi, ahlâksal
açıdan her türlü ahlâki değer ve kuralı, bilgi kuramı açısından da her türlü
bilgiyi ve bilgi edinme olanağını yadsıyan görüşleri dile getirir.
* “Bir şey varsa bile, onun bilgisini kazanamayız” : Var-olanın bilgisinin
kazanılması, onun düşünülmesini gerektirir. Var-olan düşünülseydi, var olmayan
da hiç düşünülmez ve böylece bir yanılma söz konusu olmazdı. Gorgias bu
deyişle, doğru bilginin ne akıl, ne de duyumlar yoluyla kazanılabileceğini
savunarak, kuşkucu görüşleri sistemleştiren septisizme uygun bir ortam
hazırlamaktadır.
* “Bir şey var olsaydı ve biz onun bilgisini kazansaydık bile, bu bilgiyi
başkasına aktaramazdık.” : Bildirme sözle/kavramlarla olur. Kavramlar ise
nesnel var-olandan çok farklı bir şeydir. Örneğin, bir kimseye renk tasarımını
bildiremeyiz, çünkü farklı kişilerde aynı tasarım gerçekleşemez. Gorgias bu
anlayışıyla da çağdaş felsefenin temel sorunlarından biri olan “var
olan-düşünme-dil” sorununa ilk kez değinmektedir. Düşüncelerin dil
aracılığıyla aktarılması aşamasında sözcüklere ortak anlam yüklenebilir mi?
Sözcüklere benim yüklediğim anlamı bir başkasının anlayabileceğine nasıl
güvenebilirim? Ya da başkasının sözcüklere yüklediği anlamı ben nasıl
bilebilirim? Gorgias bu soruları sorarak, çağdaş felsefenin ele aldığı dil ve
iletişim sorununa değinmiş olmakla birlikte, yalnızca bu soruları sormakla
yetinir, fakat sorulara yanıt arama çabasına girişmez.
Sofistler eliyle felsefe artık doğadan insana yönelmekte, insan inançlarıyla,
bağlandığı değerlerle, toplumsal yaşamıyla başlı başına felsefenin konusu
olmaktadır. Üstelik, sofistlerin kesin gerçek ve doğru bilgi karşısında
takındıkları kuşkucu tavır, tüm yerleşik değerlerin, inançların, hukuk
sisteminin, toplumsal ve ekonomik koşulların da sorgulanmasına yol açar.
Örneğin, Kritias Tanrıyı kurnaz devlet adamlarının yurttaşların kendilerine
daha fazla boyun eğmelerini sağlamak için uydurdukları kuruntudan başka bir
şey olmadığını savunur. Thrasymakhos adaletin yalnızca güçlüye yaradığını
söyler. Antiphon doğal hukuk ile insan eliyle konmuş olan pozitif hukuk
arasındaki karşıtlığı ele alır. Doğa tüm insanları eşit yaratmış, insanlar
sonradan yaptıkları yasalarla eşitsizliği pekiştirmişlerdir. Toplum tüm
insanların ortaklaşa yararlanmaları için oluşturulduğuna göre, tüm insanlığın
hiçbir ayırım gözetmeden toplumun getirdiği nimetlerden yararlanması
gerektiğini savunan sofistler, toplumsal düzenin değişmesinde bir açıdan itici
güç olmuşlardır.
C-SEPTİK FELSEFE
Sokrates,
Platon ve Aristo gibi felsefenin büyük ustalarını yetiştiren Atina’da,
özellikle Platon’la birlikte, felsefenin bilgi, ahlâk, estetik, politika gibi
tüm konularda birbirine bağlantılı görüşlerin yeşerdiği sistemli felsefe
dönemi genellikle “Antik Yunan Düşünce Dönemi” adıyla anılır.
Hellas adıyla bilinen Yunan yarımadasında dağınık kentsel egemenliklerin,
geniş topraklarda sözü geçen güçlü bir devlet otoritesi altında birleşmesi
kaçınılmazdır. Yunan yarımadasında öyle bir birlik oluşturulmalıdır ki, hem
ticaret yolları güvenliğe kavuşsun, hem de siteler arasındaki ticarette ortak
kurallar geçerli olsun. Üstelik, bu birlik, Yunan halkı için sürekli bir
tehdit oluşturan Pers tehlikesini de ortadan kaldırsın ve Yunan sitelerinin
giderek bozulan ekonomik durumunu yeniden canlandırmak üzere, doğunun tüm
zenginliğini ele geçirsin. İşte bu istekler Makedonya Kralı Philippe’in tüm
Hellas’ı egemenliği altına alarak güçlü bir Helen birliği kurmasıyla
gerçekleşebilecektir.
Philippe’in ölümünden sonra tahta çıkan Büyük İskender (Alexandros), babasının
kendisine sunduğu güçlü bir ordunun ve Yunan site devletleri üzerinde
sağladığı otoritenin tartışılmaz tek sahibidir. Yunanlıların “barbar” saydığı
İskender, Aristo’nun eğitiminden geçmiş, Helen kültürünün ve felsefesinin
etkisiyle büyümüştür. Pers İmparatorluğu’nu yıktıktan sonra da, doğunun
kendine özgü mistik-gizemli dünyasının kendisine yakıştırdığı “Tanrı-kral”
nitelemesiyle, hem doğu dünyasını hellenleştirmiş, hem de Helen kültürünü doğu
kültürüyle kaynaştırarak yeni bir düşünce çağını, Helenistik çağı
başlatmıştır.
Yunan dünyasının değişen toplumsal ve ekonomik yapısına koşut olarak ortaya
çıkan septik felsefe, köken olarak sofistlerin felsefe gündemine soktuğu
kuşkuculuktan kaynaklanır.İlk kez sofistlerin hem duyumların, hem de aklın
bilgisinin doğruluğundan duyduğu kuşkuyu başlı başına bir felsefi sorun olarak
ele alıp irdeleyenler septik filozoflardır. Helenistik çağda bilimin
felsefeden ayrılarak bağımsızlaşmasına bağlı olarak, felsefenin metafizik
konulardan çok, insan yaşamına ilişkin sorunlara eğilmeye başlaması ve bireye
bilgece bir yaşam biçimi sunmak üzere hazırlanması, bu kez ister istemez doğru
bilginin var olup olmadığı sorusunu gündeme getirecektir.
Büyük İskender’in ordusuna katılıp Hindistan’a kadar giden Pyrrhon, bu süreç
içinde gördüklerinden ve yaşadıklarından kaynaklanmış olsa gerek, Atina’ya
geri döndüğünde artık bağlı olduğu tüm değerleri sarsılmış, inançları değişmiş
bir durumdadır. Bu yüzden de sofistlerin kuşkuculuğuna hem ahlâksal, hem de
mantıksal kuşkuculuğu katar. Madem ki felsefe insanı mutlu kılacak bir yaşamın
koşullarını oluşturmaya çalışmaktadır, öyleyse, öncelikle yapılması gereken
şey, bilginin bize böyle bir yaşamı sunup sunamayacağını saptamak
olmalıdır.Oysa bilginin böyle bir gücü yoktur, çünkü, ortaya atılacak her
bilgiyi çürütebilecek farklı bilgiler de bulunabilir. Bu nedenle, hiçbir
konuda kesin yargılarda bulunamayız. Gerçek bir bilge her zaman kesin
yargılardan kaçınmalıdır.
Pyrrhon’un öğrencisi Timon da nesnelerin gerçek yapısının kavranamayacağını,
bu yüzden de nesnelere ilişkin kesin yargılardan kaçınmamız gerektiğini, ancak
böyle davranan bir insanın en yüksek mutluluğa ulaşabileceğini savunur.
Epikürcü ve Stoacı ahlâk anlayışlarının egemen olduğu Atina’da, Platon’un
kurduğu okulun, Akademia’nın başkanı olan Arkesilaos, özellikle Sokrates’in
“Bir şey biliyorum, o da hiçbir şey bilmediğimdir…” biçiminde dile getirdiği
görüşünden yola çıkarak ve onun karşılıklı konuşma yöntemini de kullanarak,
insanı doğru sandığı tüm bilgilerden kuşkuya düşürmeye çalışır. Kendisi
derli-toplu bir görüş geliştirmeyip, yalnızca tartıştığı kimsenin tezini
çürütmeyi amaçlayan Arkesilaos için, Sokrates bile böylesine kesin bir yargıyı
dile getirmekle çelişkiye düşmüştür. Gerçek bir bilge bunu bile kesinlikle
söylememelidir.