Ahlâk
düşünce tarihinde çeşitli açılardan tartışılmıştır. Ahlâklı olmanın temelinde
hangi ilkelerin bulunduğu ya da bulunması gerektiği, ya da hangi davranış
türlerinin ahlâklı (“iyi”), hangilerinin ahlâk dışı (“kötü”) olduğu gibi
sorular, Eski Yunan’dan beri felsefenin konusu olmuştur. Rönesans ve
aydınlanmayla başlayan gelişme içinde de, büyük ölçüde Hıristiyanlığa bağlı
Batı ahlâk sistemleri önemli değişikliklere uğramış, katı kurallardan
uzaklaştırılarak “özgürlükçü” ve “akılcı” bir ahlâk anlayışına
yönelmiştir.
Bu süreçte en
önemli yeri tutan da Kant’ın ahlâk çözümlemesidir.
Nedir söylediği?
Königsberg’li
filozof kendisinden önceki bütün ahlâkları bir çıkar gözettikleri, bir yarar
düşüncesinden yola çıktıkları için eksik bulur. Gerçekten de birey, iyiliği,
dünyadaki ya da öbür dünyadaki mutluluk umuduyla yapmaktadır her zaman. Oysa,
Kant’a göre, ahlaksal değer, iyiliği eğilim sonucu değil de ödev olarak
yapmakta aranmalıdır. Kant’ın ahlakı, insanlarda ortak bir nitelik bulunduğu
düşüncesine dayanır. Bu nitelik, yasaya uyması gereken “iyi niyet”dir.
“Ahlakı örneklerden türetmek, ona yapılabilecek en kötü hizmettir” der
ve gerekçesini şöyle belirtir: “Çünkü, bana önerilen her örneğin, özgür bir
örnek, yani bir model olmaya layık olduğunun bilinmesi için, daha önceden,
ahlaklılık ilkelerine göre yargılanması gerekir ve bu örnek ilk ağızda hiçbir
zaman ahlaklılık kavramını sunamaz bize…” Demek ki ahlâk, deneyimlerin, ya
da çıkar gözetmenin tüm etkilerinin dışında a priori olarak, ancak
aklın ilkelerinin üzerinde temellendirilebilir. Bundan dolayı, iradenin
bağımsız olması ve evrensel iradeye saygıdan dolayı ve bu saygı içinde ahlaka
uygun biçimde davranması gerekir. Kant’ın ahlakı koşulsuz buyruklara dayanır
ve bu da şöyle dile getirilir: “Öyle davranmalıyım ki, seçimim, evrensel
bir yasa olsun!”
Kant bu
açıklamasıyla ahlâk düşüncesinde bir devrime yol açmış olsa da sonraları
eleştirildi: Hegel, “Kantçı ahlâk, her ahlâkın temeli olmakla birlikte,
bütünsellikten uzaktır.” Diyordu; ve “ahlâkın, gerçek olarak ancak
devlet (siyaset) içinde düşünülebileceğini” ileri sürüyordu.
Buradan kalkarak,
siyaseti düşünmeden ahlâkı düşünmek olanaksız hale geldi. Nitekim,
ahlakı bireylerin toplum içindeki davranışlarını ve yaşamını belirleyen
kurallar topluluğu olarak gören Marx ve Engels de ahlakı siyasetten
ayırmadılar. Onlara göre bu kurallar, toplumun iktisadi gelişim düzeyine ve
sınıflar arası ilişkilere bağlıdır ve ahlâk, bir sosyal grubun maddi yaşam
koşullarının sonucudur. Kapitalist üretim biçimine bağlı insan sömürüsü,
evrensel bir ahlakla temelden zıtlık içindedir; bu evrensel ahlâk, özgürlük
içinde saygınlığa yönelik özlemiyle, maddi yaşamın gerçeklerini karşılama
özlemi arasında bireyin parçalanmasını istemez. Böylece, ekonomi politikle
ahlâk arasında, olsa olsa çelişik bir ilişki, bir yabancılaşma ilişkisi
olabilir.
Ahlâka bu Marksist
bakış sonraları daha da geliştirilecektir.
Aynı süreç içinde
“ahlâklılık” kavramı sorgulanacak, Nietzsche ile ondan etkilenen
Varoluşçuluk akımının temsilcileri , yaşadıkları toplumu eleştirerek
ahlâktan bağımsız,özgür bir yaşam biçimi önereceklerdir.
Yüzyılımızda
ahlâk, daha çok bireyin toplum karşısındaki durumu açısından ele alınmıştır.
Bir yandan teknolojik uygarlık ile refah toplumu ve bunlara bağlı hukuk
devleti anlayışı, öte yandan bilginin yaygınlaşması, bireyin genel olarak
toplum ve ahlâk yargıları karşısındaki durumunu güçlendirmiştir. Ne var ki,
kimi çağdaş düşünürler, özellikle de Foucoult (1926-1984) bunun görünüşte
olduğunu, aslında toplumda yaygın ahlakın birey üzerindeki egemenliğini
dolaylı yollardan güçlendirerek sürdürdüğünü söylüyorlar.
Günümüz
felsefesinde, genel olarak “iyi-kötü” kavramları ve belirgin ahlâk
kuralları dil içinde oynadığı rol açısından ele alınırken, ahlakın
niteliği toplum-birey ilişkileri çerçevesinde tartışma konusu olmayı
sürdürmektedir.
Ayrıca ahlâkın
önünde olmadık tehlikeler de belirmiştir.
AHLÂKIN ÖNÜNDEKİ
TEHLİKELER
Fransız filozofu Henri Bergson’un (1859-1941) Ahlâk ile Dinin İki Kaynağı”
adlı ilginç bir eseri vardır. 1932’de yayınladığı kitabında, filozof
kendi ahlâk ve din felsefesini açıklar. Bergson’a göre, iki tür ahlâk vardır:
Kapalı ahlâk,yani kişisel olmayan, toplum baskılarından doğan,
otomatizm halini almış tabulardan kurulan ve kişisel durumları göz önünde
bulundurmayan ahlâk; ve açık ahlâk, yani insana özgü, esnek, değişik
kişileri hesaba katan ve böylece evrensel bir çağrı biçimine yükseltilebilecek
ahlâk… Seçkinlerin, kahramanların, ermişlerin ahlâkı olan bu açık ahlâk,
önyargı ve görenekleri yıkarak, aslında bir özgürlük yaratıcısı, yaşamın her
türlü yaratıcı gelişmesinde kendini belirten, onu ileri götüren yaşama
atılımına bağlı yeni bir düzen kurar. Bergson dini de ikiye ayırır aynı
biçimde; Statik, ya da dural din, yani dogmaların ve cansız
mitosların içinde donmuş din ve dinamik din, yani özgür, açık, canlı
mistisizmin, geniş bir evrensel sevgi akışı içinde yaşama. ruha ve Tanrıya
kavuştuğu din.
Bergson’un kendi felsefesini yansıtan eserinin eleştirisini bir yana bırakıp,
sadece şu kapalı/açık ahlâk deyimlerinden yola çıkarak söylemiş olalım: Dünya
çapında bir olay, köktendincilik, çağdaş bütün kazanımlara sırt çevirip
geçmişin değerlerine dönerek ve onları sıkı sıkıya uygulamaya dökerek, dural
bir din anlayışının yanı sıra, yeniden bir kapalı ahlâkın savunuculuğunu
yapıyor. “Türban” bunun en sivri örneğidir, asıl dikkat edilmesi
gereken, demokratik değerlerin en önemlilerinden biri olan kadın-erkek
eşitliğinin, daha da genel olarak kadın haklarının karşı karşıya bulunduğu
tehlikedir. Söz konusu gelişmeye karşı ileri sürülebilecek yığınla soru
arasında başta geleni de şudur:
Açık
toplumda kapalı ahlâk yürüyebilir mi?
Ahlâka
karşı başka tehlike kaynakları da var: 20. yüzyıl biterken, dünyamızın iki
kutuplu olmaktan çıkıp tek kutuplu hale gelmesiyle, Yeni Dünya Düzeni
adıyla ortaya salınan ideoloji, yalnız “ihraç” edildiği ülkelerde değil, kendi
yurdunda da “liberalizm” adına, ekonomiyi “mafya”laştırarak, siyaseti
kirleterek, toplumların ana kurumlarını soysuzlaştırmaktır. Bu ülkelerde
“Temiz toplum/Temiz siyaset” çağrılarının altında yatan bu kaygıdır.
Söz
konusu ideolojinin savunuculuğunu yaptığı “Yükselen Değerler”,
özelleştirmeyi özendirerek, sosyal devlete karşı çıkarak, sendikal mücadeleyi
küçümseyerek toplumların emniyet sübaplarıyla oynamaktadır. Bunun ahlâkın
maddi temellerinde açacağı gedikler korkunçtur.
Bütün
bunlara karşı çıkmak, bir ahlâk ödevidir aynı zamanda. Ahlâk ödevinin en
zorlayıcı özelliklerinden biri ertelemeye gelmemesidir. Fransız filozofu Alain
(1868-1951), “Bugün, şimdi, hemen tek tutamağımız budur” diyor.
Beklemek, ertelemek vazgeçmek sayılır; vazgeçmek ise, zamanın efendisi değil,
kölesi olmayı seçmek demektir.